18 Temmuz 2013 Perşembe

Markaların Adaleti

Birbirinden farklı tarihe, mitolojiye ve/veya dini inanışlara sahip kültürlerin 'adalet'ten ne anladığı da değişiklik göstermektedir. Her kültürün sahip olduğu etik değerler 'adalet'e farklı anlamlar yüklemektedir. Her ne kadar birçok farklı kültürde kimi adalet ilkelerinde uzlaşma görülse de bu ilkelerin azlığı maalesef ortak bir adalet anlayışının gelişmesi için yeterli değildir.

Tek bir adalet anlayışının olmadığı böyle bir dünyada markaların da adalet anlayışının ortak olmasını beklemek mümkün değil. İşte bu noktada kafamda birçok soru beliriyor:

- Markaların tüketicinin kalbini kazanması, başarılı olması için adil olması şart mı?

- Sevdiğim markalar adiller mi?

- 'Markanın adaleti' bana 'adil' gelmezken başka müşteriler ne düşünüyor, hissediyor?

İlk sorudan başlayalım isterseniz:

- Evet şart diye düşünüyorum. Bir örnek verelim isterseniz: Hatırlarsanız grup satın alma sitelerinden fırsat alan tüketicilerin en büyük şikayeti gittikleri işletmelerde karşılaştıkları 'adaletsiz' tutumdu. Düşünsenize restoranta gidiyorsunuz ve size mekan dolu olmadığı halde daha kötü bir yer veriliyor. "Kusura bakmayın fırsat kuponları ile gelen müşterilerimize bu alanı ayırıyoruz." gibi bir cevap alıyorsunuz. Bir daha bu restoranta gider misiniz? Bir da bu siteden alışveriş yapar mısınız? Arkadaşlarınıza tavsiye eder misiniz? Onlarca grup satın alma sitesinin nasıl kapandığını ve iş yapamaz hale geldiğini hepimiz biliyoruz. Acı son, ama beklenen bir son. Sizce bu tip uygulamaların bu hazin sonda etkisi olmadı mı? 
                                                                  
Gelelim ikinci soruya:

- Evet. Sevdiğim markalar benim anlayışıma göre adil. Eğer benim adalet duygumu sarsan çarpıcı bir olayla karşılaşırsam bu markaların gözümden düşmesi de bir o kadar kolay. Bir örnek vermek gerekirse; Gezi Olayları sürecinde yaşananları objektif vermeyen, halkın önemli bir kısmının yaptığı ciddi demokratik gösterilere, tepkilere ya hiç yer vermeyen veya çok az zaman ayıran medya sektöründeki çoğu marka benim için bir anda yok oldu. Eminim binlerce insan da aynı duyguları yaşadı.

                                                             ATV Binasının Önü, 27 Haziran 2013       

Son soru ise gerçekten üzerinde çok tartışma götürür. 

- Bir örnek üzerinden gidelim: Geçen günlerde Pegasus'la yurtiçi seyahat ederken 40 dakika rötar oldu. Atatürk Havalimanı'nda, uçağın giriş kapısında, sıcak bir ortamda (Nedense TAV bir türlü klimaları yeterli düzeyde açmıyor) beklemek zorunda kaldık. Uçağa bindikten bir süre sonra ise Pegasus uçağın ekranlarında Pegasus Cafe'nin sattığı yiyecekleri tanıtmaya başladı. Bunda bir şey yok sonuçta. "Low Cost Airline" segmentinde faaliyet gösteren bir marka. Sözünü (promise) tutuyor. Ancak bu benim bir tüketici olarak soru sormama engel değil. En azından Pegasus Cafe, su isteyen müşterilerine ücretsiz olarak suyu ikram edemez mi? Eğer bu çok ciddi bir maliyet doğuruyorsa, en azından rötar yapan uçaklarında böyle bir uygulamaya gidemezler mi? Benim adalet anlayışıma göre bunu yapmaları gerekiyor. Bu eksende Twitter'da 4-5 kişi tartıştık. Benim gibi düşünen insanların olduğunu gördüm... Bu adaletsiz durum Pegasus ile uçmama engel oluyor mu? Hayır. Sonuçta yine Pegasus'la uygun fiyata bilet yakarlarsam uçmaya devam edeceğim ama Pegasus benim gönül tellerimi titretmiyor ve benim aşk ile bağlanacağım bir marka değil. Başka havayolu şirketinde iyi bir fırsat bulursam onunla giderim. Acaba Pegasus ve benzeri markalar imaj reklamlarına harcayacakları bütçe ile sundukları hizmette gönül titreten aksiyonlar alsa daha çarpıcı olmaz mı? 
Mayıs ayında iş için Dubai'ye gittiğimde Hilton Jumeirah Residence'ta kaldım. Minibar paralıydı. Ancak minibarın yanındaki duvarda bir panoda şu cümle yazıyordu: "Bizim için değerlisiniz. Vücudunuzu susuz bırakmayın. Lütfen su için. Ücretsizdir." İşte beni sarsan, adalet kokan bir cümle!

Şimdi isterseniz biraz siz de düşünün. Bir tüketici olarak hangi markaların hangi uygulamalarını, yaklaşımlarını adil bulmuyorsunuz? Eğer bir marka yönetiyorsanız, bir marka için çalışıyorsanız; markanızı hangi aksiyonları alarak daha adil yapabileceğinize odaklanın ve lütfen düşüncelerinizi bizimle paylaşın.

Adalet dolu bir hayat bizim olsun!

19 Haziran 2013 Çarşamba

Yeni Dünyayı Anlamak, II

Son 10 yılda dünya hızlı bir dönüşüm içine girdi. Bu değişimi belki bu hızın içinde olduğumuz için farketmiyoruz ama biraz geriye çekilip, uzaktan bakınca gördüklerimize şaşırabiliriz:

Tüm dünyadaki insanları birbirine bağlayan ağ olan interneti kullanan kişi sayısı 1995 sonunda 16 milyon iken bu rakam 2012 sonunda 2,75 milyara ulaşarak yaklaşık 172 kat büyüdü. 1995'te dünya nüfusunun sadece %0,4'nün internete erişimi varken 2012'de bu oran %36'ya ulaştı.

Bu ağa bağlanırken kullandığımız cihazlarda da dönüşüm başdöndürücü. Masaüstü bilgisayarların satışı düşerken, mobil cihazlara (tablet ve akıllı telefon) olan ilgi yıl geçtikçe artıyor. Şu an dünyada kullanılan 5 milyar mobil telefonun 1 milyarı akıllı telefon.

Gelişen teknoloji ile birlikte kitleselleşmenin şiddeti artıyor. 38 yılda 50 milyon kişiye ulaşan radyodan, 35 günde 50 milyon kez yüklenen Angry Birds Space'e hızlanan bir dünya...

Yeni dünyayı ağırlıkla internetin içinde doğan markalar şekilendirmiyor mu? 19 yaşındaki Amazon, 18 yaşındaki eBay, 15 yaşındaki Google, 12 yaşındaki Wikipedia, 11 yaşındaki LinkedIn, 9 yaşındaki Facebook, 8 yaşındaki Youtube, 7 yaşındaki Twitter, 3 yaşındaki Instagram küçük yaşlarına rağmen toplamda milyarların hayatına dokunmuyor mu?

Dijitalleşmenin insana dair bütün unsurları yeniden şekillendirmesi kadar doğal bir şey olmaz. Fransız Pireneleri'ne binlerce yıl önce el izlerini bırakarak ilk tarih yazma çabalarının örneklerini ortaya koymaya çalışan ve "ben buradaydım" mesajını veren atalarımız ile onların torunları olan bizler gittiğimiz restoranla ilgili Foursquare'de tavsiye bırakırken aynı güdülerle hareket etmiyor muyuz?

Bu öyle bir değişim ki hayatın her alanını etkiliyor. Eğitimden, sağlığa; medyadan, eğlenceye; finanstan, ticarete; kadın-erkek ilişkilerinden, politikaya...

Gelin son üç haftadır yaşadıklarımızı bu çerçevede örnekleri ile inceleyelim:

Artık bilgiyi saklamak çok zor. Elinde internet bağlantılı akıllı telefonu olan her birey bir muhabir. 
Gezi Parkı ile birlikte ülkenin değişik illerine yayılan gösteriler esnasında bildiğiniz gibi Rize'de Gezi Parkı eylemlerine destek veren grup ile karşıt görüşlü bir kitle karşı karşıya geldi. Bu esnada olay yerinde olan @utku53 Twitter hesabından fotoğraf paylaşmaya başladı ve kısa bir sürede yüzlerce insan Rize'de yaşananları anlık olarak ondan öğrendi, canlı yayın yapmayan kanallara ateş püskürdü.

Gazeteler aynı manşeti atsa da gerçek gündem farklı olabilir! 
Bugün Türkiye'de yaklaşık 5 milyon gazete satılırken ve gün geçtikçe tirajlar düşerken, Facebook kullanıcı sayısı 30 milyondan fazladır. Sandalyeler, kapı zilleri, uçaklar, köprüler bizi nasıl birbirimize bağlıyorsa sosyal medya da bizi işte böyle bağlıyor.



Kazanılmış medya (earned media) satın alınmış medyadan (paid media) büyüktür!
Dünyada milyonlarca insanı birbirine bağlayan iletişim kanalları sayesinde üztü veren bir haber, güzel bir fotoğraf, komik bir video, insanı dehşete düşüren bir sahne anında yayılıyor. Pazarlama da biz buna "viral marketing" diyoruz. Kimi markalar bu alanı başarı ile kullanırken niye sivil toplum örgütleri, öğrenci kulüpleri, sıradan vatandaş, siyasi partiler vs. kullanmasın? Ülke çapına yayılan eylemlerin genişlemesinde bu süreçte ortaya çıkan yaratıcı fikirlerin, videoların, fotoğrafların, tasarımların, mesajların payının olması kadar doğal bir şey olamaz. 17 Haziran akşamı Taksim'de tek bir kişinin başlattığı zeka dolu direnişin nasıl dalga dalga ülkeye yayıldığını hepimiz biliyoruz. Türkiye tarihinde, şimdiye kadarki en etkili bireysel eylem #duranadam olmuştur diyebiliriz.


Damlaya damlaya göl olur!
Her ne kadar kimileri sıradan insanların bir araya gelerek amaçları doğrultusunda samimi bir çaba göstermesini dış güçlere bağlayıp, komplo teorileri üretse de atalarımız gerçekten doğru demiş "Damlaya damlaya göl olur." Gezi Parkı eylemleri sırasında 2.500 bağışçının katkısıyla 100 bin doların üzerinde para Indiegogo'da toplandı ve bildiğiniz gibi  bu paranın bir kısmı ile New York Times Gazetesi'ne tam sayfa ilan verildi. O açıdan bilgisizlikten dolayı olayları yanlış analiz eden kişilere "crowdfunding", "crowdsourcing" terimlerini lütfen anlatın. Kötü niyetli kişilere ise istediğiniz açıklamayı yapın, anlamamakta ısrar edeceklerdir.


Markalar şeffaf, katılımcı ve adil olmaya çalışırken kim bunun aksi yönünde hareket edebilir?
Dijital kanallar sayesinde markalar müşterilerini her yerde dinleyip, yardımcı olmaya çalışmıyor mu? Eskiye kıyasla daha fazla şeffaf ve katılımcı değiller mi? Yeni nesiller bu güçlü markaların müşterileri değil mi? Hangi devlet onlara markaların sunduğundan bile daha azını sunmaya kalkabilir? Demokrasi sandığa indirgenebilir mi?...

Son Söz: İçinde olduğumuz her geçen gün küreselleşen, insanların yakınlaştığı bir dünya var. Bu akan suyun önünde kimse duramaz. Zaman; geç olmadan yelkenlerimizi açıp yol ama zamanı. Aksi; bizlere, ülkemize zarar verir. Bırakın bu ülkede Nazım'ın da dediği gibi "Bir ağaç gibi tek ve hür; ve bir orman gibi kardeşçesine" yaşayalım!

18 Haziran 2013 Salı

Yeni Dünyayı Anlamak, I

Hepinize merhaba,

Son 21 günde Türkiye tarihi açısından oldukça önemli gelişmelere şahit olduk.. Bildiğiniz gibi çıkış noktası Gezi Park'ı olan eylemler dalga dalga ülkenin farklı illerine yayıldı ve farklı yoğunlukta, derinlikte devam ediyor.

Her ne kadar hükümet tarafından Gezi Parkı'nın yerine yapılması planlanan Topçu Kışlası Projesi kamuoyu ile Haziran 2011'de paylaşılsa da işin şekillenmesi ve gelişmesi zaman aldı. Tabii bu süreçte bu gelişme karşısında tepki gösteren, mücadele eden gruplar oluştu. Ama olumlu bir sonuç alamadılar.

27 Mayıs'ı 28 Mayıs'a bağlayan gece yarısı kepçelerle girilen parkta yıkımı az sayıda kişiden oluşan ve birbirine sosyal medya üzerinden haber veren bir grup engelledi. 28 Mayıs günü ise kepçelerin önünde direniş devam etti. Milletvekili Sırrı Süreyya Önder'in de yer aldığı tarihi görüntüleri hatırlamakta fayda var:


Ardından polis sabaha karşı Gezi Parkı'na müdahalede bulundu. Polisin kullandığı gazın ve şiddetin ölçüsü günden güne artıyor, bununla beraber konudan haberdar olan insan sayısı da katlanıyordu.


30 Mayıs'ta sabaha karşı 5 gibi Taksim meydanında, Sabiha Gökçen'e gidecek olan otobüse binmek üzere beklerken, ben de gazı genzimde hissetmiş ve öfke ile aşağıdaki tweet'i atmıştım.

Kontrolsüz güç Gezi Park'ı direnişçilerini kamuoyunun gözünde daha da meşru kılıyordu...Yabancı basın yönünü Türkiye'ye her geçen gün daha fazla çevirmeye başlamıştı. Herkes Türkiye'de ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Gündemde Türkiye vardı.


Bu sürede bildiğiniz gibi toplumsal tepkiyi yeri geldi meydanlarda, sokaklarda kendimiz verdik; yeri geldi sosyal medyadan (özellikle Twitter'dan), yabancı ve kimi yerel medyadan takip ettik/edebildik gelişmeleri. Paylaşımda bulunduk... Ağladık, güldük, söylendik, öfkelendik, hüzünlendik, umutlandık!

Her ne kadar şu an farkında olmasak da bu kısa sürede toplumsal hafizamıza birçok kelime, cümle, slogan, an, fotoğraf ve sahne işlendi. Kolay kolay da unutmayacağız...Artık farkında olmasak da "değiştik".

Tabii bu bir süreç ve yaşamaya devam ediyoruz. Örneğin; bu yazıya başladığım için farkında olmadığım Taksim meydanındaki pasif direnişçi 'duran adam'dan şimdi haberim oldu.  An itibarı ile dünya çapında "trending topic" kendisi.


Ben, son üç haftada "gaz bulutuna rağmen"; kendimizi, hayatımızı, ailemizi, çevremizi, ülkemizi ve dünyayı daha net görmeye başladığımızı düşünüyorum.

Bu uzun girişten sonra yazımın ikinci bölümünde bir pazarlama profesyoneli olarak, mesleki bakış açımla; biraz da görmekte zorlananlara (hiçbir ayrım yapmaksızın) samimiyetle destek olmak amaçlı; daha açık örneklerle dijital dünya ve sosyal medya çerçevesinden yeni dünyayı anlatmayı planlıyorum.

Sağlıcakla kalın.

Not: Son üç haftadır yaşanan olaylarda ölen tüm insanları saygı ile anıyor ve yaralanan da acil şifalar diliyorum.

9 Mart 2013 Cumartesi

8 Mart Dünya Kadınlar Günü ve Maslow'un İhtiyaçlar Hiyerarşisi Teorisi

Maslow'u bilmeyeniz yoktur. Meşhur ihtiyaçlar hiyerarşisi teorisinin sahibi. Türkiye'de yaşadıkça, haberleri okudukça, gözlem yaptıkça ve yurtdışına çıktıkça sık sık aklıma gelen bir teori.

Kısaca hatırlayalım isterseniz teoriyi:
Maslow teorisi, insanların belirli kategorilerdeki ihtiyaçlarını karşılamalarıyla, kendi içlerinde bir hiyerarşi oluşturan daha 'üst ihtiyaçlar'ı tatmin etme arayışına girdiklerini ve bireyin kişilik gelişiminin, o an için baskın olan ihtiyaç kategorisinin niteliği tarafından belirlendiğini söz konusu etmektedir. Maslow'un kişilik kategorileri kendi aralarında bir dizilim oluştururlar ve her ihtiyaç kategorisine bir kişilik gelişme düzeyi karşılık gelir. Birey, bir kategorideki ihtiyaçları tam olarak gideremeden bir üst düzeydeki ihtiyaç kategorisine, dolayısıyla kişilik gelişme düzeyine geçemez.
Maslow, gereksinimleri şu şekilde kategorize etmektedir.

  1. Fizyolojik gereksinimler (nefes, besin, su, cinsellik, uyku, denge, boşaltım)
  2. Güvenlik gereksinimi (vücut, iş, kaynak, etik, aile, sağlık, mülkiyet güvenliği)
  3. Ait olma, sevgi, sevecenlik gereksinimi (arkadaşlık, aile, cinsel yakınlık)
  4. Saygınlık gereksinimi (kendine saygı, güven, başarı, diğerlerinin saygısı, başkalarına saygı)
  5. Kendini gerçekleştirme gereksinimi (erdem, yaratıcılık, doğallık, problem çözme, önyargısız olma, gerçeklerin kabulü)¹
Bir toplumda piramidin üstüne çıkmış insanların oranı ne kadar fazla ise o toplum o kadar gelişmiştir diyebiliriz.

Türkiye'de piramidin fizyolojik gereksinmeler kısmında yani temelinde ciddi sorunlar var. TUİK'in verilerine göre (2009 çalışması) Türkiye'de 13 milyon yoksul var, nüfusun %18'i yoksul. TUİK'in sitesinde piramidin alt katmanında yer alan cinsellik konusunda bir veri göremedim. Bu konuda da Türkiye'nin karnesinin iyi olduğunu düşünmüyorum. "Karnenin iyi olması ile neyi kastediyorsun?" diye sorarsanız, "kişilerin cinselliklerini özgürce ifade etmelerini ve yaşamalarını" kastediyorum. Aşağıdaki eğlenceli video tabii ki de bilimsel olarak bir anlam ifade etmez ama yine de beni gülümsettiği için paylaşmak istedim.


Cinsellik deyip geçmeyin. Sağlıklı yaşanmayan cinselliğin etkilerini hayatımızın her alanında görüyoruz. Alın size örnekler:

Toplumda sağlıklı cinsellik yaşansaydı; 

- Kadınlara yapılan taciz (otobüste, yolda, yeni yıl kutlamalarında vs.) bu kadar yüksek seviyede olur muydu?

- Türkiye'nin en çok ziyaret alan önde gelen haber siteleri soft porno sitesi kıvamında olur muydu? Serdar Kuzuloğlu Dubai'den Milliyet ve Hürriyet.com'a giremediğini zamanında belirtmişti.

-  Tecavüze (Kimi zaman yakınları ve akrabaları tarafından) uğrayan kadınlar töre cinayeti adı altında öldürülür veya intihara zorlanır mıydı? İzlemeyenler için Mutluluk filmini tavsiye ederim.

- Gece kulüplerinde "damsız girilmez" uygulaması yapılır mıydı? 

- Evlilik öncesi polikliniklerde kızlık zarı operasyonu geçiren kişilerin haberlerini duyar mıydık? 

- Erkeklerin cinsel tecrübe hikayelerinin realitede 3'e, 4'e bölünmesi, kadınların ise, tam tersi çarpılması gibi iki yüzlü bir durumu yaşar mıydık? (Belki samimiyetimizi  gitgide kaybettiğimiz için bebek, kedi ve köpek videolarını bu kadar seviyoruz.)

- Reklamcılar bu kadar cinsellik öğesi barındıran reklam yapar mıydı? 

Bilmiyorum... Piramidin altındaki konulardan bahsediyoruz. Yani işin temeli. Hayatımızda çok şeyi etkiliyor. Biraz düşünün siz de isterseniz ve yorumlarınızı yazın lütfen.

Umarım bu topraklarda insanlar kendilerini önümüzdeki yıllarda daha rahat ifade edebilir, özgürce yaşarlar her şeyi ve piramidin üstüne çıkar, kendini gerçekleştirme (self-actualization) aşamasına gelirler. 

Bu vesile ile tüm kadınların kadınlar gününü kutlarım.

Sağlıcakla kalın.

Not: Herhalde kimse bu yazdıklarının pazarlama ile ne ilgisi var demez diye düşünüyorum. İnsanı konuşuyoruz burada. Unutmayın insana dair her şey pazarlamacıyı ilgilendirir. 

(1) http://tr.wikipedia.org/wiki/Maslow_teorisi 

28 Ocak 2013 Pazartesi

Hoş Geldin 2013!

2012'yi uğurlarken blog yazısı kaleme alacaktım ama bir türlü vakit bulamadım. Şaka gibi 2013'ün ilk ayı bitmek üzere. Zaman gerçekten akıp gidiyor. Akıp giderken de kimi zaman bizi mutlu ediyor, kimi zaman da üzüyor. Yaşamdan aldığımız keyif de bu anların bir toplamı değil mi?

2012 Nasıl Geçti?
2012'nin benim açımdan genel anlamda güzel geçtiğini söyleyebilirim.

İş Hayatı
Nisan ayında GittiGidiyor'daki görevimden ayrılıp PayU Türkiye'de pazarlama müdürü olarak çalışmaya başladım. Ödeme sistemleri dünyasının içine girmek beni hiç zorlamadı. Tabii bunda daha önceki iş tecrübelerimin, özellikle GittiGidiyor'da 3 yıla yakın bir süre çalışmış olmamın, payı büyük. PayU'nun Türkiye'de hızlı büyümesinin parçası olmak, ekipçe güzel işlere imza atmak beni mutlu ediyor. Eminim 2013 PayU için güzel bir yıl olacak.

Çok Gezen Mi Bilir, Çok Okuyan Mı?
2012 yılında iyi gezdiğimi düşünüyorum. İki kez Moskova'ya bir kez de Edinburgh'a gitme şansım oldu. İki kenti de çok sevdim. Edinburgh'a umarım ilerleyen yıllarda bir Ağustos ayında tekrar gidebilirim. Bu yeşil coğrafyayı daha sıcak bir havada gezmek, festivallere katılmak eminim çok keyifli olacaktır. Moskova'yı ise artık oldukça tanıdığımı düşünüyorum ve çok beğendim. Tabii hala gitmediğim birçok yer var Moskova'da... Büyük parklar ve meydanlar, gelişmiş metro ağı, müzeler Moskova'yı çekici kılıyor. Alabildiğine büyük parkları görmek insanı mutlu ediyor. Yolunuz Moskova'ya düşerse Tsarisyno Park'ını ziyaret edin ne dediğimi daha iyi anlayacaksınız. Moskova'nın büyük gece kulüpleriyle de ünlü olduğunu biliyorum ama bu kulüpleri bir türlü ziyaret etme fırsatım olmadı. Bir sonraki ziyaretimde bakalım olabilecek mi?  Rusya'da asıl gitmek istediğim şehir Saint Petersburg. Umarım ilerleyen yıllarda bu önemli ve tarihi kenti ziyaret etme şansım olur.
2012 yılında Türkiye içinde daha önce ziyaret ettiğim Cunda Adası, Alaçatı ve Sapanca'ya gitme fırsatım oldu. Yıllardır gitmek istediğim ama bir türlü fırsat bulamadığım Abant Gölü'ne ise sonunda bu sene gidebildim. Abant'ta özgün bir otelde kalmak isterseniz Yeşil Ev'i tavsiye ederim. 2013 içinde Türkiye içinde gitme gitme istediğim büyük bir lokasyon yok maalesef. Yeteri kadar Türkiye'yi gezdiğimi düşünüyorum. Mardin olabilir belki...

Başlıktaki soru için cevabım ise; "bence ikisini de yapan". O yüzden gezmeyi de ihmal etmemeliyim :)

Seminerler
2012'te farklı üniversitelerde seminerlere katılma fırsatım oldu. 2013'te de yine üniversitelerde genç arkadaşlarımla bir araya gelmekten mutluluk duyacağım. İstanbul Business School'daki E-ticaret Programı ise oldukça güzel bir şekilde devam ediyor. Her ay program tekrar açılıyor. Demek ki programı oluştururken yapıyı iyi kurmuşuz diye düşünüyorum. 2013'ün başında ise Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği Başkanı Hakan Zihnioğlu'nun daveti ile BÜMED'te Değişen Dünyada Dijital Pazarlama Semineri'ni gerçekleştirdik. İlgi oldukça yoğundu... 2013'te de bu tip çalışmaların içinde olmayı çok istiyorum. Yeni insanlarla tanışmak oldukça keyifli. Ayrıca her seminer öncesi yaptığım hazırlık sayesinde bilgilerimi güncelliyorum. Açıkçası bu  çalışmalar beni disipline ediyor. (Güncelleme: Gelen talep üzerine tekrardan Dijital Pazarlama Eğitim Programı'nı gerçekleştireceğiz.)

Hepimiz Bir Gün Öleceğiz
17 Ocak 20123'te Mehmet Ali Birand'ın ölümüne gerçekten de çok üzüldüm. Aslında 72 yıl bir insan için kısa bir süre değil. Keşke hepimiz o kadar yaşayabilsek. Üzülmemdeki temel neden Birand'ın ölümü ile birlikte yayınlanan anma programlarının etkisi ile geçmiş yılları tekrar hatırlamam oldu. Yaşadıklarımızı düşündüm. Türkiye'nin geçtiği yolları tekrar anımsadım duygulandım... İnternetin olmadığı günlerde, Türkiye'den ve dünyanın değişik coğrafyalarından ekibiyle (Birçoğu şu an Türkiye'nin en önemli gazetecisidir.) bizi bilgilendiren, Türkiye'de gazetecilik ve tartışma kültürünün gelişmesinde büyük emekleri olan değerli ustayı her zaman saygı ile anacağım. (32. günün 25. yılı dolayı ise hazırlanan özel programın tamamına ulaşamadım ama bir kısmını bu linkten paylaşmak istiyorum. Tümünü izlemenizi tavsiye ederim.)
Evet, başlıkta da belirttiğim gibi hepimiz bir gün öleceğiz ama kaçımız bu dünyaya gerçek anlamada katkı yaparak aramızdan ayrılacak. Tabii herkese göre katkının tanımı değişebilir. Bana göre katkı; barışın, demokrasinin, insan haklarının, kadın erkek eşitliğinin, yaratıcılığın, teknolojinin, ekonominin gelişmesi ve doğanın korunması için çalışmalar yapmaktır.

Umarım hepimiz 2013 yılını yaşadığımız topraklara ve onu barındıran dünyamıza anlamlı katkılarda bulunarak geçiririz.

2013 hepimiz için güzel bir yıl olsun.

13 Aralık 2012 Perşembe

Yaşanmış Hikayelerden Çıkan Pazarlama Dersleri VII

Hepinize merhaba,

"Yaşanmış Hikayelerden Çıkan Pazarlama Dersleri" başlığı ile bu blog yaşadığı sürece çok sık karşılaşacaksınız. Gerçekten hayatın birçok alanından, pazarlama dersi niteliğinde örnek çıkarmak mümkün. Yeter ki biraz pazarlamacı gözüyle bakalım dünyaya.

Müşterilerinize Kendini Değerli Hissettirin

Durum:
Geçen günlerde çok sevdiğim alışveriş merkezlerinden biri olan Kanyon'a gittim. 3 saatten fazla vakit geçirdim alışveriş merkezinde. Sinemaya gittim, sonrasında yemek yedim. Yani Kanyon'da para harcadım. Eskiden otopark için 1-6 saat arası için 5 TL para ödenirken, yeni fiyat yapısı ile 3-6 saat arası arabanız otoparkta kalırsa 10 TL ödeneceğini öğrendim. Tahminim, bu değişikliğin nedeni artık 3 saate kadar aracınızın otoparkta kalması ve alışveriş yapmanız durumunda hiç para ödemeyecek olmanız. Yani ticari anlamda bir taraftaki kaybın diğer taraftan çıkartılması söz konusu. Bu konudaki eleştirimi Kanyon'a Twitter'dan ilettiğim zaman bana sadece yeni otopark fiyat politikası ile ilgili bilgi verildi. Yani kısacası benim bildiğim bilgi bana tekrar iletildi. Ben ise kendilerine bir öneri de bulunmuştum ("@kanyon_da Bu fiyatlama politikanızı lütfen gözden geçirin. 3-6 saat kalıp minumum 50 TL'lik fiş ibraz eden kişiden 5 TL alın örneğin") Bana bu önerime karşılık en azından şöyle bir cevap verilebilirdi: "@ozantatar Öneriniz ilgili birimlere iletilmiştir. Teşekkürler."

Geçen günlerde başka bir konuda Hollanda Kraliyet Hava Yolları'nı (KLM) eleştirdiğim zaman ise aşağıdaki cevabı aldım ve aldığım cevabı hemen retweet ettim. Düşüncelerimin dikkate alındığını hissetmek beni mutlu etti.
Yorum:
Size samimi eleştiride bulunan müşterilerinize teşekkür edip, onların yorumlarını mutlaka şirketin ilgili birimlerine iletin. İletin ki müşteriniz kendisini değerli hissetsin, ilgili departmanlar uygulanabilir eleştirileri dikkate alıp aksiyona geçsin ve şirketteki süreçler optimize edilsin.

Bir Hikayeniz Olmalı

Durum:
Geçen günlerde Edinburgh'a gittiğim zaman The Scotch Whisky Experience adlı mekanı ziyaret ettim. İçinde barı, dükkanı, 3.500 şişe İskoç viskisi ile dünyanın en büyük İskoç viski koleksiyonunu (Claive Vidiz adlı Brezilyalı bir koleksiyonere ait hazineyi sonrasında Diageo satın alıyor.), tadım aktivitelerini ve viskinin yapılışını anlatan turu barındıran bu mekanı gezmek benim için oldukça keyifliydi. Bana orada anlatılan her şey aklımda kalmasa da yaşadığım deneyimi hayatım boyunca unutmam mümkün değil.
Hemen aklıma içinde büyük bir kültürü barındıran bu coğrafyanın içkisi rakı geldi. Acaba biz neden Türkiye'ye gelen turistlere böyle bir deneyim sunmuyoruz. Neden böyle bir değeri içine farklı zenginlikleri de katarak pazarlamıyoruz. Tam bunları düşündüğüm günlerde 1944 yılında faaliyetine başlayan ve 68 yıldır Cercle d'orient binasında faaliyet gösteren İnci Pastanesi kapatıldı. (İnci Pastanesi'nin resmi bir sitesinin olmaması da işletmecisinin ayıbıdır. Konuyu dağıtmamak adına buna girmiyorum.) Bu duruma üzüldüm, kızdım.

Yorum:
Her şeyin birbirine benzediği bir dünyada turistlerin ilgisini farklılıklar ve sahip olduğunuz değerler çekiyor. Bu değerleri ve tarihi ne kadar iyi yansıtırsanız turizm pastasından o kadar pay alırsınız. Türkiye olarak bu konuda başarılı olduğumuzu hiç düşünmüyorum. Kültürümüzün bütün unsurlarını (Bunun içine 3 kuşaktır işletilen bir pansiyonu da katıyorum.) anlamlı bir şekilde turistlere sunmadığımız sürece uçak biletlerinin ucuzladığı küreselleşen dünyada ülkemize para harcayan turisti çekmemiz çok kolay olmaz. Aksine para harcayan yerli turistin de tatil dönemlerine Türkiye'de kalması için çok fazla bir neden kalmaz.

İki başlık altında topladığım yukarıdaki konularla ilgili sizin görüşünüz nedir?

Sağlıcakla kalın!

3 Kasım 2012 Cumartesi

Mülakat Tavsiyeleri

Geçen haftalarda PayU Türkiye pazarlama departmanında stajyer olarak çalışacak bir üniversite öğrencisi arayışına girdik ve çok kısa bir süre önce bu arayışımızı sonlandırarak bir arkadaşımızı işe yerleştirdik. Bu deneyimin de etkisi ile özellikle üniversitede okuyan veya yeni mezun olmuş arkadaşlara mülakat ve işe alım süreci ile ilgili kimi tavsiyelerde bulunmak istedim. Bu önerilerim ve gözlemlerim üniversite döneminden beri katıldığım mülakatların ve yönetici görevinde çalıştığım süre zarfında yaptığım mülakatların bir sonucudur:

1. Öncelikle başvurulan şirketi ve işi iyi anlamak gerektiğini düşünüyorum. Eğer hiçbir şekilde ilginizi çekmiyorsa başvurup ne kendinizi, ne de karşı tarafı yorun.

2. Eğer şirket ve iş ilginizi belli bir seviyede çekiyorsa başvurmaktan çekinmeyin. Mülakat tecrübesi iyidir. Yeni bir şirketin kapısından içeri girip, yeni insanlarla tanışmak size bir şey kaybettirmez. 

3. Şirket ve pozisyon çok dikkat çekici ise heyecan duymanız normal ve kesin başvurun. Ama unutmayın, sizin gibi başvuran onlarca insan olacaktır. Sonucun olumlu olmayacağını da hissediyorsanız yine de başvurun. Deneyim kazanın.

4. Özgeçmişinizin ve başvuru yazınızın özenli ve yazım hatası içermediğinden emin olun.  E-postaya özgeçmişi ekleyip e-postanın içinde doğru düzgün bir giriş yazısı yazmamak baştan 1-0 yenik başlamanız anlamına gelmektedir. Karşı tarafa nazik bir şekilde "Merhaba", "İyi günler", "Bilgilerinize sunarım" gibi ifadeler kullanmaktan kaçınmayın. Bunlar önemli göstergelerdir.

5. E-postalarınızı düzenli kontrol edin, her zaman telefon ile mülakata davet edilmeyebilirsiniz. 

6. Görüşme saatini ve zamanını teyit ettikten sonra hazırlıklarınıza başlayın. 

7. Kaçta kalkacaksınız? Nasıl gideceksiniz? Adresi net olarak biliyor musunuz? Yolda bir sorun olursa gecikeceğinizi bildirmek için görüşeceğiniz kişinin telefonu yanınızda mı? Görüşmede ne giyeceksiniz? Bu konu önemli. Şirketin bulunduğu sektörle ilgili olarak giyiminizi ayarlamakta fayda var. Bir internet şirketine giderken takım elbise giymenize gerek yok ama bir bankaya gidiyorsanız görüşmeye kot pantolon ile gitmeniz baştan kaybetmeniz anlamına gelir. Bu arada internet şirketi, reklam ajansı gibi göreceli daha rahat giyim prosedürleri olan yapılara giderken de işi abartmamak gerek. Erkekler için uygun saç ve sakal tıraşı, kadınlar için aşırı dekolte olmayan ve aşırı makyajdan uzak bir tutum sağlıklı olandır. 

9.  Peki görüşeceğiniz firmayı ve bu firmanın bulunduğu sektörü ne kadar tanıyorsunuz? "Oyuncular kim, pazar büyüklüğü nedir, sektörün gittiği yer nedir, dünyada bu konuda ne gibi gelişmeler olmaktadır?" gibi sorularının cevaplarına hakim olmanız önemli. Bu soruların cevaplarına hakim olmanız karşı tarafa bu işi istediğinizi gösterir.

10. Görüşeceğiniz kişileri internetten araştırmakta fayda var. Ön bilginin zararı olmaz. Ama kişiye araştırma yaptığınızı hissettirmeyin :) Bu arada karşı taraf da sizinle ilgili araştırma yapmış olabilir internette. O açıdan kendi isminizi ara sıra arama motorlarında aramanız faydalı olacaktır. Karşınıza neler çıkıyor bir bakın lütfen. Bu arada özellikle herkese açık olduğunu varsayabileceğimiz sosyal medya adreslerinde (Twitter ve LinkedIn gibi) nasıl bir algı uyandırıyorsunuz? Örneğin; profil resimleriniz nasıl? Özellikle LinkedIn bence çok şey anlatıyor. (Yeri gelmişken belirteyim bir şirketin genel müdürünün LinkedIn profil fotoğrafında çalıştığı eski şirketin logosunun fotoğrafın arka planında uzun süre durduğunu bilirim.Trajik.)

11. Görüşme saatine 10-15 dakika kala şirkette olmak iyidir. Daha önce o civarda olmaya çalışın ama sakın daha erken gitmeyin. Gidin bir yerde çay için. Bu arada gecikecekseniz de mutlaka telefon edin ve bilgilendirme yapın.

12. Görüşmenin olacağı odaya alındıktan sonra üstünüze başınıza, cep telefonunuza (sessize almayı unutmayın), kaleminize, defterinize (mutlaka kalem ve defteriniz olsun yanınızda) bir göz atın hızlıca. Eğer odada beklediğinizden uzun bir süre kalıyorsanız rahat olun, bir dergi varsa orada alın okuyun. Hem rahatlarsınız, hem de karşı tarafa iyi bir mesaj verirsiniz. Ama bunu yapmacık olarak yaptığınız hemen belli olur. İçinizden okumak geçiyorsa alın dergiyi önünüze. Sakın odadayken abuk subuk bir şekilde beklemeyin, kapının ne zaman açılacağı belli olmaz. Bu arada ispatlayamam ama kimi firmaların görüşme odalarını izlediğini tahmin ediyorum. Adayı bilerek odada bekletip, tepkilerine bakıyorlar.

13. Gelelim görüşme faslına.Görüşmede belli bir seviyede heyecan duymanız normal. Hatta sağlıklı. O açıdan kendinizi sıkmayın. Aynı zamanda karşı tarafa bu iş için heyecan duyduğunuz mesajını veriyorsunuz. Bu iyi bir şey.

14. Sorulara net cevap verin. Fazla uzatmayın cümlelerinizi. Uzatırsanız cümlelerin nereye varacağı belli olmaz. Anlam bozulmaları olabilir. 

15. Yeri geldiği zaman siz de mülakatı yapan kişiye sorular sorabilirsiniz. Sormaktan çekinmeyin. "Ne iş olsa yaparım." diyenlerden değilsiniz değil mi? Pozisyonu, görevi anlamaya çalışın. Karşı tarafın da bu hoşuna gidecektir. Ama soru sormak adına da gereksiz konulara girmeyin. 
16. Görüşme esnasında kişilerin gözlerinin içine bakın. Eğer görüşmede birden fazla kişi varsa dengeyi iyi sağlayın. Devamlı bir kişiye bakmayın. 

17. Görüşme biterken sürecin nasıl işleyeceğini sorabilirsiniz. Teşekkür edip görüşmeden ayrıldıktan sonra firmayı heyecana kapılıp aramayın. Onlar zaten size belli bir süre sonra dönecektir. (Tabii olumlu veya olumsuz dönmeyen firmalar da var. Bu da onların ayıbı.) Baktınız uzun süre geçti tabii ki arayıp bilgi alabilirsiniz ama bu size çok bir şey katmaz. Siz bilirsiniz.

18. Olur da işi almadıysanız üzülmeyin. Niye derseniz? Bu sizin o iş için yetersiz olduğunuz anlamına gelmez. Şirketler birçok faktörü düşünerek işe yerleştirme yapabiliyor. Belki o pozisyon için aşırı kalifiyesiniz ve şirket bu pozisyonda mutlu olmayacağınızı hissediyor. Diğer bir nokta da işi alamadınız diyelim ama görüşme yaptığınız yöneticiler kartlarını verdi ve "Bizi her zaman arayabilirsin." dediler. Bu kişileri Twitter'dan takip edin, LinkedIn'de ekleyin. İletişimi samimi bir şekilde sürdürün (abartmadan), hakikaten danışacağınız bir şeyler olursa bu kişileri ilerde arayın, ilişkiyi kuvvetlendirmeye bakın. Yarın bir gün ne olacağı belli olmaz, bir bakmışsınız ilerleyen dönemde iş teklifi almışsınız. 

Ve son olarak unutmayın, eğer sevdiğiniz işi yapıyorsanız hiç çalışmıyorsunuz demektir.

Herkesin sevdiği işi yaptığı bir dünya hayali ile sevgiler.

Not: Atladığım noktalar mutlaka vardır. Lütfen siz de yorumlarınızı iletin.