19 Ocak 2014 Pazar

Yaşanmış Hikayelerden Çıkan Pazarlama Dersleri IX

"Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana... Güceniklik bize; gönül almak sana.. Suçlamak bize; katlanmak sana.. Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana.. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana.. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana... Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana.. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana.                                                                                                                                   Şeyh Edebali

Gönül Almak
Düşünsenize hayatımızda kaç defa bilerek veya bilmeyerek kalp kırıyoruz; ya da tam tersi bizim kalbimizi kırıyorlar. Annemiz, babamız, kardeşlerimiz, dostlarımız, akrabalarımız, sevgilimiz, karımız, çocuklarımız, torunlarımız, çalışma arkadaşlarımız, iş ortaklarımız... Uzayıp giden bir liste.

Aslında iletişimin olduğu her yerde kalp kırabilir veya kalbimiz kırılabilir. Bence değerli olan; mümkün olduğunca kalp kırmamak veya istenmeyen bu durum gerçekleşmişse samimi bir şekilde gönül almak.

Bugün işinde başarılı olan birçok işletmenin (küçük, orta veya büyük), küresel markanın başarısında bunu iyi bilmelerinin (içgüdüsel veya uzmanlığın getirdiği bilgi ile) önemli bir etken olduğunu düşünüyorum.

Burgerillas 
Geçen günlerde ofisimizin bulunduğu binada (Flat Ofis) yeni açılan Burgerillas adında bir hamburgerciye gittim. Saat 14:00'e yaklaşıyordu. O yüzden oldukça acıkmıştım. Siparişimi verirken başka bir şubelerinin olmadığını kasadaki kurucu ortaklardan biri olan hanımefendiden öğrendim. Daha önce başka bir sektörde çalışırken bu işi yapmaya karar vermişler... Sonrasında beklemeye başladım. Aradan yaklaşık yarım saat geçmesine rağmen kimse bana seslenmedi. (Siparişi verirken ismimi almışlardı.) Kasaya yaklaşıp sorduğum zaman, benim sipariş kağıdının tezgahta düştüğünü farkettiler. Yani hamburgerim hazırlanmamıştı. Özür dilediler ama açlığın verdiği etki ile ben de paramı geri isteyip başka bir restorana yöneldim.

Ertesi gün öğlen yemeği için aşağıya indiğim zaman yine Burgerillas'a gittim. Mutlaka denemek istiyordum hamburgerlerini. Benden tekrar özür dilediler. Ben de aç olmamdan dolayı biraz kızgın olduğumu kendilerine söyledim ve özür diledim. Siparişimi verirken orada çalışan usta hemen dolaptan bir tatlı çıkarttı ve ücretsiz olarak aldığım menüye ekledi. "Bu da bizim ikramımız olsun." dedi. Ustanın bu hareketi kesinlikle anlık, planlı olmayan bir hareketti. Bunu hissettim... Lezzetli tatlılarını da en sonda bir güzel yedim. Karnım doymuş, ağzım tatlanmış, gönlüm alınmıştı.


Bu deneyimim esnasında aklıma Ağustos ayında bayram tatilinden İstanbul'a dönerken uğradığımız Mc Donalds'ta yaşadıklarım geldi. İçerisi çok kalabalıktı. Sipariş verdiğim hamburgerin neredeyse çiğ olduğunu bir ısırık sonrası anlayıp geri götürdüm. Özür dileyip hemen aldılar ve yenisini masama getireceklerini söylediler. Aradan 4-5 dakika geçtikten sonra mağaza müdürü yeni bir hamburger ve bir tatlı ile masama geldi ve "Yaşadıklarınız için çok özür dilerim. Lütfen bu ufak ikramımızı da kabul edin." dedi. Gönlümü alan sıcak bir yaklaşımdı. Mağaza müdürünün bizzat kendisinin gelmesi de buna ek bir katkı sağladı. Hatta bu durumu Twitter'dan paylaştım. Bir anda olumsuz deneyimim olumlu bir hale gelmişti... Eminim Mc Donald's bu ve benzeri senaryoların üzerinde mutlaka çalışmıştır. Planlı, sistemli politikaları vardır. Böyle büyük bir markanın işi şansa bırakmak isteyeceğini düşünmüyorum.

Peki bu noktada biraz düşünelim:

Çalıştığınız şirkette bu gibi "kalp kıran durumlara" karşı ne gibi "gönül alma planlarınız" var?

Bir diğer kritik soru ise; "Kurumunuzda özellikle müşteri ile temas halinde olan çalışanlarınızı bu konuda ne kadar bilinçlendiriyorsunuz ve onlara ne gibi yetkiler veriyorsunuz?" Tabi hepimizin bildiği gibi çalışanların bir insiyatif alma şansı (bir takım bütçeleri) yoksa, tek başına bilgili olmaları da bir anlam ifade etmiyor.

Bu yazının ikinci bölümünde kimi markaların bu konudaki prosedürlerini ve aksiyon planlarını sizlerle paylaşmayı planlıyorum. (Bu amaçla çevremdeki bir takım profesyonellerle iletişime geçeceğim.)

Görüşmek üzere.

9 Ocak 2014 Perşembe

Bir Avrupa Seyahatinin Aklıma Getirdikleri

Öncelikle hepinize güzel bir 2014 diliyorum.

Kişisel gelişim açısından kendime koyduğum hedeflerden biri de bir yıl içinde daha önce görmediğim en az iki yabancı kenti görmek. "Niye?" derseniz; yabancı coğrafyaları görmenin, oralarda gezmenin, nefes almanın kişinin bakış açısını geliştirdiğini, onu olgunlaştırdığını düşünüyorum.

Mayıs ayında Dubai'ye gitme fırsatım olmuştu. O yüzden yıl kapanmadan bu hedefimi gerçekleştirmek için mutlaka yabancı bir ülkeye gitmeliydim. Aylar öncesinde eşimle bir planlama yaparak Amsterdam'a seyahat etmeye karar verdik. Hatta işi biraz abartıp oradan Brüksel'e ve Lüksemburg'a da gitme kararı aldık.

27 Aralık sabahı Atatürk Havalimanı'ndan Amsterdam Schipol Havaalanı'na ulaşmak için yola çıktık. 4 Ocak 2014'e kadar 8 günde 3 ülkede (Hollanda, Belçika ve Lüksemburg) vakit geçirdik.

Bu yazımda seyahatimiz esnasındaki kimi gözlemlerimi sizinle paylaşmak istiyorum:

Yeni Yıl Yeni Umuttur
Atatürk Havalimanı gibi her milletten, dilden ve dinden milyonlarca insanın uğradığı bir merkezin yeni yıl öncesi hakkı ile süslenmediğini Schipol'e inince net anladım. Schipol'de kendimi daha mutlu, daha keyifli ve umut dolu hissettim. TAV'a eleştirimi iletmeyi de ihmal etmedim.

Vatandaşlarımız Yurtdışına Çıkmasın
Yukarıda belirttiğim gibi yurtdışına çıkmak insanın bakış açısını geliştiriyor. İnsan kendisini ve çevresini daha net tanıyor. Peki Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatantaşlarının yurtdışına çıkmasını kolaylaştıyor mu? Ben tam aksine zorlaştırdığını düşünüyorum. İşte size iki örnek:

Türkiye'de 10 yıllık bir pasaport almak için ödemeniz gereken tutar 533,7 TL'dir. Bu linkten ücretleri görebilirsiniz. İşin kötü tarafı yaşındaki çocuğunuz için de aynı tutarı ödemek durumundasınız.

Peki sizinle bir örnek olarak Rusya'daki fiyatları paylaşayım: 5 yıllık pasaport için; 14 yaşına kadar olan bir çocuk için ödenmesi gereken tutar sadece 300 RB (20 TL). 14 yaşından büyük kişiler ise 1000 RB (66 TL) ödüyor. 10 yıllık pasaport için ise sırası ile 1200 RB (79 TL) ve 2500 RUB (165 TL).

Tabi bir de her yurtdışı çıkışında ödemeniz gereken 15 TL'lik bir harç ücreti var. Yani devlete ödediğimiz o kadar vergi yetmiyormuş gibi bir de 15 TL ödüyoruz. İşin ilginç yanı devlet bu parayı tahsil etmek için yurtdışına uçuş yapılan havalimanlarında tek işleri pul parası toplamak olan görevliler çalıştırıyor. Ne kadar verimli (!) değil mi?

Düşünsenize iki çocuğunuz var ve ailece yurtdışına çıkmak istediniz; Allah kolaylık versin. Benim bu fiyatlandırmalardan algıladığım devletin verdiği net bir mesaj var: "Oturun oturduğunuz yerde!"

Heineken ve Ahlak
Türkiye'de nasıl Coca-Cola tabelalarını birçok noktada görüyorsak Amsterdam doğumlu, 2012 geliri 18,3 milyar € olan Heineken'in ufak reklam panoları da birçok lokasyonda karşınıza çıkıyor. Amsterdam'da insanlar bira içerek barlarda sohbet etmeyi seviyor. Bira fiyatları da Euro'nun TL'den 3 kat değerli olmasına rağmen Türkiye fiyatlarına göre daha makul.


Asıl konuşmak istediğim bu değil. Türkiye'de kimi çevreler, içki yasaklarının tartışıldığı dönemi hatırlayın, zaman zaman içki içen tüm insanları "sarhoş", "ahlaksız", "kendi bilmez" gibi söylemlerle suçlayabiliyor... Bu genellemelerin ne kadar yanlış olduğunu Amsterdam'da gecenin yarısında tek başlarına bisikletle evlerine dönen kızları görünce daha da net anlıyorsunuz. O açıdan lütfen bana kimse "ahlaktan" bahsetmesin! Bu arada Hollanda'da kişi başına düşen yıllık bira tüketimi 77 litreyken, bu rakam Türkiye'de 12 litre seviyesinde. Yani arada büyük bir uçurum var.


Nakitsiz Toplum ve Verimlilik
Amsterdam sonrası uğradığımız şehirlerden bir tanesi de Lüksemburg oldu. Amsterdam'a göre daha sakin ve çok daha küçük olan bu kentte birçok noktada bisiklet kiralayabileceğiniz kiosklar var. İşin güzel tarafı aldığınız bisikleti aynı noktaya da bırakmak zorunda değilsiniz. Sadece bisikleti park alanında kilitlenecek şekilde metal yuvasına yerleştirmeniz yeterli. Biz de kredi kartımızı kullanarak bisikletlerimizi rahatlıkla aldık bu alanlardan. Kartınızdan 150 €'yu bloke ediyorlar (bisikletin çalınmasını engellemek için), sonra bisikleti teslim ettikten sonra kullanımınızı bu tutardan düşüyorlar. Fiyatlar ise oldukça makul. Bu arada bu işlemlerin hiçbiri için çalışan bir görevli yok. Yani oldukça verimli bir sistem var.


Bu deneyimim esnasında aklıma Webrazzi Ödeme Sistemleri Konferansı sonrası Point Hotel'in yanında, İspark'ın işlettiği büyük kapalı otoparkta yaşadıklarım geldi: Otopark kredi kartı ve banka kartı ile ödemeyi kabul etmiyordu. Ben de 15 dakika yürürüyerek gidip nakit para çekmiştim ATM'den. Bu duruma sinirlenip Twitter'dan da tepkimi göstermiştim.
Bisiklet ve Alçak Gönüllülük
Ben hayatımda Amsterdam gibi bir şehir görmedim. Neredeyse herkes bisiklete biniyor ve günün her anında bisikleti kullanabiliyor insanlar.  Böyle bir kentte lüks arabası ile çevresine hava atmaya çalışan insanlara yer yok gibi. Çünkü gördüğüm kadarı ile bu insanların değer verdiği şeyler daha farklı. Alçak gönüllülük bu olsa gerek.


Yazıyı daha fazla uzatmamak adına gözlemlerime burada son vermek istiyorum. Bu yolculuk sayesinde yaptığım çıkarımları başka blog yazılarında da sizinle paylaşacağım. Umarım 2014 hepimiz için yeni keşifler yaptığımız, umut dolu, verimli ve alçak gönüllü insanlarla tanıştığımız bir yıl olur.

Sevgiler.

5 Ocak 2014 Pazar

Akademisyenlerin ve Sektör Profesyonellerinin Gözünden Değişen Dünya

Üniversite Öğrencilerinin Gözünden Değişen Dünya başlıklı yazımda belirttiğim gibi bu bölümde kendi yorumlarıma birlikte, kimi akademisyenlerin, dersimize konuk olan sektör profesyonellerinin dijitalleşen dünya ve onun yarattığı büyük dönüşüm ile ilgili görüşlerini sizinle paylaşmak istiyorum.
Dijitalleşen dünyada  yaşadığımız dönüşümün büyüklüğü tartışılmaz. Ama bu değişim ne olursa olsun işin içinde insanın, onun isteklerinin ve güdülerinin olduğunu unutmamamız gerekiyor. Fransız Pireneleri'ndeki mağralara 27 bin yıl önce izlerini bırakan atalarmızla bugün Foursquare’de ‘check-in’ yapan, gittiğimiz mekanlarla ilgili tavsiyelerde bulunan bizler aynı motivasyona sahip değil miyiz? O yüzden kendimizi iyi tanımamız ve yaptığımız her işin merkezine de “insanı” koymamız gerektiğini düşünüyorum. Günümüzün başarılı kurumlarına ve şirketlerine baktığımız zaman onların odaklarında “insan” olduğunu görmemiz şaşırtıcı değil.
Prof. Dr. Ayşegül Toker, Boğaziçi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanı
“Teknolojinin hayatımızı geri dönülmez biçimde değiştirdiği net. Aile ve akrabalık ilişkilerimiz, arkadaşlıklarımız, iş hayatımız, bilgiye ulaşma yollarımız, eğlence dünyamız vb. her şey bu gelişimden bir şekilde payını alıyor.
Boğaziçi Üniversitesi olarak biz de bu değişime öncü olmak, üniversitemizden mezun olacak öğrencilerimizin, gerek öğrenciyken gerekse de mezun olduktan sonra, yaşadığımız dünyaya katma değer katmalarını sağlamak için elimizden geleni yapıyoruz. E-ticaret dersini de bu vizyonun bir parçası olarak akademik takvimimize aldık.
Türkiye olarak teknolojinin şu ana kadar etkisini kimi alanlarda daha fazla yaşadığımızı düşünüyorum.  Örneğin; eğlence (müzik, film endüstrisi gibi) sektörü. Kimi alanlarda ise sarsıcı etkileri henüz hissetmedik. Öngörüm eğitim alanında böyle bir etkinin çok yakında bizi beklediği yönünde. Coursera, Khanacademy, Udacity gibi siteleri incelediğimiz zaman bunu net bir şekilde görebiliriz.”

Stefan Koch - Boğaziçi Üniversitesi
                                         Stefan Koch - Boğaziçi Üniversitesi
Prof. Dr. Stefan Koch, Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü Başkanı
“Yeni teknoloji ile birlikte büyüyen gençler için dijital dünya hayatlarının doğal bir parçası haline gelmiş durumda. Bu yüzden kendilerinden yaşça daha büyük insanlara kıyasla; yeni ürünleri, hizmetleri, iş modellerini ve inovasyonu daha çok düşünüyorlar. Bu nedenle yeni nesil hem girişimci olarak, hem de çalıştıkları şirketlerdeki yenilikçi öncülükleriyle oldukça başarılı.”
Ekim Nazım Kaya, Botego Kurucu Ortağı
“Dijital dünya pek çok aracıyı ortadan kaldırdı ve kaldırmaya devam edecek. Bu sürecin kazananı olmak için aslında 3D yazıcılarla üretilen ürünü değil, 3D yazıcıyı tasarlamak gerekiyor. Ama bu, ülkenin uzun vadeli bir inovasyon politikasının olmasını, bir girişimcilik ve yatırım ekosistemini gerektiriyor. Bu konuda almamız gereken yol uzun olduğu için, kısa vadede bence iş süreçlerine odaklanmak gerekli.
Kendi deneyimime dayanarak söylemem gerekirse, ilk 1000 bireysel tüketiciye ulaşmak çok kolay da olabilir, çok zor da. Deneme yanılma gerektiriyor ve Türkiye’de bu yanılmaların maliyeti yüksek olabiliyor. Bu yüzden ben B2B alanını denemeyi öneriyorum. Büyük şirketlerin işleyişinde kolayca görülebilecek pek çok verimsiz süreç var. Bunları görmek için bir süre kurumsal bir şirkette çalışmak, sorunları tespit edip ‘Bu süreci nasıl daha iyi işletebilirim’ diye düşünmek gerek. Dijital dünya pek çok işin giriş bariyerini düşürdü. Rekabetin henüz oluşmadığı mavi okyanusta yüzerek, kurumsal dünyada küçük boşlukları doldurmak iyi bir büyüme stratejisi olabilir.”
Alper Cengiz, SEM Genel Müdür Yardımcısı
Alper Cengiz - SEM
Alper Cengiz – SEM
“SEM şirketi kurulduğundan beri pazarlama insanlarına, ajanslara ve son bir kaç yıldır eğitim kurumlarına performans ve ölçümleme ile ilgili öğrendiklerimi aktarıyorum. İlk zamanlarda çok zorlandığımı söylemeliyim. Zira öğrenmek istemeyen ya da dijital mecralara yeterince güvenmeyen, inanmayan insanlarla karşılaşıyorduk. Bugün geldiğimiz noktada ise artık şirketlerde dijital departmanlar kuruluyor. Markalarda dijital pazarlama kaynakları öne çıkıyor. Düzenli bütçeler ayrılıyor. Buna karşılık olarak medya ajansları dijital ekiplerini güçlendiriyor. Yurtdışında faaliyet gösteren teknoloji üreten performans şirketleri Türkiye pazarına giriyor. Neredeyse her yeni güne farklı bir teknoloji veya reklam modeli ile uyanıyoruz. Bu alanda eskiye nazaran ciddi bir istihdam söz konusu. Doğal olarak tüm eğitim kurumları (ilköğretim okulları, lise ve üniversiteler) da bu süreçte geride kalmamalı. Ekosistemin önemli bir bileşeni olarak üzerine düşeni yapmalı diye düşünüyorum…
İçinde bulunduğumuz dünya yaşayan bir dünya olduğu için, her yeniliği takip etmek, denemek ve uygulamak gerekiyor. Pazarlamadaki enstrümanları entegre edebilmek ve dijitalin gücünü her alanda kullanabilmek, doğru planlamanın temelini oluşturuyor. Bu alanda en baştan beri savunduğum ‘ölçümleme’ konusu ise markaların ve bu alandaki öğrencilerin en çok dikkat etmesi gereken konu aslında. Hedef kitleyi doğru saptayabilmek ve herkesin ilgi alanına yönelik reklam gösterebilmek dijital dünyada artık hiç zor değil. Son kullanıcıların dört ekranlı (tv, masaüstü, tablet, akıllı telefon) bir hayata adapte olduğu şu günlerde, entegre pazarlama iletişimini hayata geçirmek markalara ve ajanslara düşüyor.
Gençlere ise yapmak istedikleri her neyse vazgeçmemelerini, yeni teknolojilerden geri kalmamak için devamlı araştırmalarını ve okumalarını öneriyorum. Düşünen, sorgulayan, okuyan, bu teknolojilerle büyüyen yeni bir nesil hepimize çok iyi gelecek. Umuyorum ki, yeni nesil, bilgiye daha kolay ulaşmanın gücünü kullanarak Türkiye’yi çok daha iyi yerlere götürecek.”
Yukarıda sizinle paylaştığım tüm değerli yorumlara katılıyorum. Önemli olan bir diğer nokta ise dijitalleşen kürede ülke olarak bizim yarattığımız değerdir. Hızla evrilen bu dünyada toplum olarak daha iyi bir konumda olmamız için devletin, özel sektörün, eğitim kurumlarının, medyanın, sivil toplum örgütlerinin, meslek birliklerinin ve bireylerin üzerine düşeni yapması; elini taşın altına hakkını vererek koyması şart diye düşünüyorum. Aksi halde elde edilen başarılar ya kalıcı olmaktan uzak ya da bireysel olacaktır.

*Bu yazım Webrazzi.com'da 13 Aralık 2013 tarihinde yayınlanmıştır.

2 Aralık 2013 Pazartesi

Üniversite Öğrencilerinin Gözünden Değişen Dünya*

Teknolojideki gelişmelerin tüm hayatımızı hızla değiştirdiği hepimizin bildiği bir gerçek.
Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü’ne 1998’te başladığım zaman ilk e-posta adresimi almıştım. Ödevlerimizi disketlerin içinde hocalarımıza teslim ediyorduk. 2003’te mezun olurken sınıfa sadece 4-5 kişinin dizüstü bilgisayar getirdiğini hatırlıyorum.
Düşünsenize; 1998 yılında Google henüz yeni kurulmuştu. Amazon 4, eBay 3 yaşındaydı. Bugünün, LinkedIn, Facebook, Twitter gibi en çok konuştuğumuz şirketleri o zaman ortada yoktu. Hayat birçok açıdan daha farklıydı. Örneğin; bölümde mezun olacakların en çok çalışmak istedikleri şirketler çok uluslu hızlı tüketim firmalarıydı. Kimseden “kendi işimi kuracağım”, “girişimci olacağım” gibi bir cümle duyamazdınız.

ekim-nazim-kaya2
Konuk konuşmacı Ekim Nazım Kaya öğrencilere Google Glass’ı tanıtırken
Zaman gerçekten çabuk geçiyor. Üniversite mezuniyetimin üstünden 10 yıl geçti. Bu 10 yılın son beş senesi tamamen dijital dünyanın içinde, eBay Türkiye ve PayU gibi şirketlerde çalışarak geçti.  Bu sene ise Boğaziçi Üniversitesi’nde Prof. Dr. Stefan Koch ile birlikte e-ticaret dersini akademik takvime ekleyerek ders vermeye başladık. Kimi haftalar sektörden değerli isimleri sınıfta ağırlıyoruz. Dersin Twitter ve SlideShare hesabını açtık. Önümüzdeki dönemlerde dersi canlı olarak internetten yayınlamayı ve YouTube kanalında dersin videolarını tutmayı planlıyoruz. Skype veya Google Hangout üzerinden yurtdışından kimi konuk konuşmacıları derste canlı olarak ağırlamak istiyoruz. Yapılabilecek gerçekten çok şey var…
Bu dönem, ağırlıklı olarak bilgisayar mühendisliği ve işletme bölümlerinde okuyan 33 lisans öğrencisi bu dersi alıyor. Bu öğrencilerin enerjisi ve bilgisi bana da çok şey katıyor.  Bu yazıda dersi alan kimi öğrencilere sözü bırakmak istiyorum çünkü onların fikirlerini, bakış açılarını gerçekten merak ediyorum ve sizinle paylaşmak istiyorum.  Acaba onlar 10 sene sonrasının dünyasını dijitalleşme perspektifinden nasıl görüyor? Bu çerçevede öngörüleri ne?
ekim-nazim-kaya

Pınar Işık, İşletme Bölümü  4. Sınıf Öğrencisi
“Google ile Facebook arasında kaç sene vardı? Facebook ile Twitter arasında? Twitter’la Pinterest ya da Snapchat arasında? İvmenin farkında mıyız? Yaşadığımız son yüzyılı yıkıcı teknoloji çağı ilan etsek, yanlış olmaz. Sürekli yeni enformasyondan, yeni iletişim şekillerinden, yeni iş yapma şekillerinden bahseder olduk. İnternetin bize sağlamış olduğu demokratik bilgi akışı, pek çok insana ‘Niçin gerçekten yapmak istediğimi yapmıyorum?’, ‘Niçin bu yaratılan yeni dünyanın içinde yer almıyorum?’ sorularını sordurttu.
Eski dünyamızda -büyük şirketlerin ve biz çalışanlarının olduğu dünyada- o şirketlerin know-how’ına, bilgisine, tedarik zincirine, gücüne asla ulaşamayacağımızı düşündüğümüz için fikirlerimizi kendimize saklıyorduk. Hala bunlara hakim değiliz ama kısa yolları öğrendik. Onların yolundan gidemeyince kendi yöntemlerimizi yaratmaya başladık. Ama bu özgüveni bize internet verdi.”
Ömer Çağrı Semerci, Bilgisayar Mühendisliği Bölümü 4. Sınıf Öğrencisi
“Dünya genelinde 2013 un 3. çeyreğinde 455 milyon akıllı telefon 50 milyona yakın da tablet pc satışı yapıldığını düşünürsek dijitalleşen dünyanın bundan sonraki 10 yılda mobil pazara yöneleceğini düşünüyorum. Yeni gelişmekte olan ve mobil uygulama ile uğraşan startup şirketlerine biçilen değerlerin milyar dolarlar seviyesine ulaşması da mobil pazarın geleceğin yıldızı olacağının sinyallerini veriyor. Kullanıcılar olarak biz de, aslında ihtiyacımız olmadığı halde, bize ihtiyaçmış gibi gösterilen cihazlar, uygulamalar, sosyal ağlarla, artan günlük yaşam hızımızla kendimizi bu sanal dünyaya bağımlı hale getirdik. Artık önü alınamaz şekilde gelişen dijital dünyaya ayak uydurmak bir tercihten ziyade zorunluluk haline geldi.
Her insanın iki yılda bir akıllı telefonunu değiştirdiği, tabletini yenilediği dijitalleşen dünyamızda yer edinmenin girişimcilikten ve her zaman bilgiye aç olmaktan geçtiğini düşünüyorum. Bu anlamda bilgisayar mühendisliğinin; bilişim sektörüyle en entegre mühendislik çeşidi olduğu için; dünyanın her yerinde en popüler, yeniliğe açık mühendislik alanı olduğuna inanıyorum. Aslında bunu sadece bir mühendislik dalı değil de bilim olarak görmek daha doğru olur. Sistem; sadece eksiği görüp biraz kod yazıp yeni bir uygulamayla ortaya çıkmaktan ziyade, derin araştırmaların yön vereceği bir hal alacak.
Mesela sadece Google Glass’i bilsek de sadece ‘Augmented Reality’ anlamında gelecekte inanılmaz gelişmeler olacak, insanların Skype üzerinden konuşurken konuştukları kişileri bulundukları ortamda 3 boyutlu olarak görüntülerini oluşturabilmeleri mümkün olacak. 10 yıla kalmadan akıllı telefonlara entegre sensörler aracılığıyla insanların günlük aktiviteleri görüntülenebilecek, kan basıncı, nabız gibi önemli fonksiyonları takip edilebilecek. Bu öngörülerin hayal olarak kalmayacağını, insanların sadece para kazanmak değil, kalıcı olabilmek dürtüsüyle bilime ve dijitalleşmeye katkı sağlayacağını düşünüyorum. Şunu da eklemek isterim ki gelecekte bence startuplar hükümetlerce daha çok desteklenecek, çünkü çok az giderle en başarılı işlerin temelinde onlar yatıyor.”
Cem Kocabaşa, İşletme Bölümü  4. Sınıf Öğrencisi
“Yurt odamı temizleyen abla bana “Sen burada okuyor musun? Neden kitabın yok?” diye sormuştu. Kitap okumayı severim ama kitap seçiminde öncelikli tercihim e-kitap olarak edinebilmek. Artık telif haklarının bu kadar sıkı korunmadığı bir dünyada yaşamayı ümit ediyorum. Dijital dünya kaliteli içeriğin şirket süzgeçlerinden geçmeden tüketiciye ulaşmasını sağlıyor ve bir Vikipedi bağışçısı olarak insanların zaman içinde bu kültüre alışacağını; bilginin daha özgürleşeceğine inanıyorum.”
Semih Tekten, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü 4. Sınıf Öğrencisi
“Web 1.0, 2.0, akıllı cihazlar, nesnelerin interneti derken bugünlere geldik. Sadece dijitalleşmenin değil, genel anlamıyla teknolojinin el atmadığı veya katma değerini sunmadığı herhangi bir uğraş veya sektörden bahsedemiyoruz. Gelecekte tüketici olarak katma değeri bugünkünden çok daha fazla yeni teknolojinin veya teknolojik oyuncağın hayatımızda olacağını öngörmek çok da zor değil. Kanımca dijitalleşmenin ve teknolojinin yakın-orta gelecekte radikal dönüşümüne sebep olacağı alan üretim yerleri yani fabrikalar ve fabrikalara bağlı olarak da işgücü piyasası. Üretimde insan gücünün yerine tamamen otomatik makinelerin, robotların kullanıldığını, üretim yerlerinde bilginin merkezileştiğini ve insansız fabrikaların uzaktan kontrol edilebildiğini, hatta üretimin gerekliliği hammaddenin veya üretimin çıktısı nihai ürünün transferlerinin dahi otomasyon ile, robotlar ile yapıldığını hayal edin.
Kendi kendine işleyebilen, uzaktan kontrol edilebilen, insana ihtiyacı olmayan, her türlü girdisini ve çıktısını organize eden, yaşayan fabrikalardan ve bunu mümkün kılan teknolojiden, mühendislikten bahsediyorum. Hayatta kalabilmek için insan emeğinin elzem olmadığı bir gelecek, çalışmanın sadece bir zevk oluşu benim hayalim. Hepimiz tüketim alışkanlıklarımız üzerine çok düşünüyor, çok konuşuyoruz; ancak üretim üzerine kafa yormak tüketim kadar popüler değil. Kendi kendine giden araba bile yapıldı, kendi kendine işleyen bir fabrika için un, yağ, şeker var; tarihsel olarak bir tek helvayı yapması kaldı gibime geliyor.”
Emin olun 2003’te biz mezun olurken gündemimiz ve bakış açımız çok daha farklıydı. Şurası net ki 2023’te mezun olacakların konuştukları konular da günümüzdekilerden çok farklı olacak. Teknolojide yaşanan durmak bilmeyen gelişme; kültürü, ilişkileri, iş yapış şekillerini, meslekleri ve uzmanlıkları dönüştürüyor. Biz, belki de anın içinde olduğumuz için, bu gelişimi hemen fark etmiyoruz ama geriye dönüp biraz uzağa baktığımız zaman değişimi çok daha net anlıyoruz.
Yazının II. bölümünde kendi öngörülerimle birlikte Boğaziçi Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ayşegül Toker’in, İşletme Bölümü Başkanı Prof. Dr. Stefan Koch’un ve dersimize konuk olarak katılan kimi konuşmacıların görüşlerini bu çerçevede sizinle paylaşacağım.
*Bu yazım Webrazzi.com'da 29 Kasım 2013 tarihinde yayınlanmıştır.

17 Eylül 2013 Salı

Yaşanmış Hikayelerden Çıkan Pazarlama Dersleri, VIII

Mayıs ayında ödeme sistemleri ile ilgili bir konferans dolayısıyla iş arkadaşımla Dubai'ye gittim. Hafta sonu ile birleşince toplamda 4 gün Dubai'de kalma fırsatım oldu. İlk kez gittiğim bu kentte gözlem yapmak için yeterince zamanım oldu, farklı mekanları ziyaret etmekten keyif aldım.

Nasıl bir deneyim yaşatıyorsunuz?

Jumeria Beach'te yer alan El Chico adlı restorant ziyaret ettiğim mekanlardandı. İçeri girdiğiniz andan itibaren tüm unsurları ile sizi Meksika'ya götürüyor bu restorant. Duvardaki fotoğraflarından, menüsüne; dekorasyonundan, çalışanlarına vs.




Buraya kadar şaşırtıcı hiçbir şey yok...İlerleyen dakikalarda anı olması amacı ile iş arkadaşımla fotoğraf çektirmek istedik ve garsondan fotoğrafımızı çekmesini rica ettik. Genç garson hemen barın oradan Meksika şapkalarını (Sombrero) bize uzattı ve fotoğraf çekimini biz şapkalarımızı giydikten sonra yaptı. İşte o noktada içimden gülümsüyordum. "Tam anlamı ile entegre iletişim yapan, müşterisini hikayenin içine sokan, müşterisi için hikaye yaratan bir marka." dedim içimden.


Daha sonra internetten bu zinciri (75'ten fazla şubesi var) araştırdım ve geçmişi 1926 yılına dayanan, arkasında sağlam bir öyküsü olan bir marka olduğunu gördüm.

Küçük gibi gözüken bir detay ile bu marka benim gönlümü çalmayı başardı. Tabii yediğimiz yemeklerden de oldukça keyif aldık. Sonra düşünmeye başladım, şu ana kadar gittiğim hangi Türk restorantı bana buna benzer bir deneyim yaşattı. Yine Jumeria Beach'te yer alan Köşebaşı'na uğradım El Chico'dan çıkınca. Amacım kıyaslama yapmaktı. "Anatolian Turkish Grill" ifadesini dış cephesinde kullanan Köşebaşı'nın nasıl bir dekorasyona ve atmosfere sahip olduğunu merak ettim. Sonrasında aşağıdaki fotoğrafları çektim:




Benim için şaşırtıcı hiçbir şey yoktu. Köşebaşı'nın Türkiye'deki konumlandırması için bir şey diyemeyeceğim ama Anadolu gibi birçok kültürün, uygarlığın beşiği bu topraklardan Dubai'deki turistler için ilgi çekici değerler ve çarpıcı bir deneyim üretilemez miydi? Bence çok rahat üretilirdi. Amacım Köşebaşı'nı tek başına eleştirmek değil. Neden El Chico veya benzer markalar gibi tüm detayları düşünmediğimizi ve müşterilerimizi hikayenin bir parçası yap(a)madığımızı sogulamak. 

Peki siz markalarınızla müşterilerinize nasıl bir deneyim yaşatıyorsunuz? Hangi değişikliklerle; kimileri detay gözükebilir; ne gibi şaşırtıcı sonuçlar alabilirsiniz?

18 Temmuz 2013 Perşembe

Markaların Adaleti

Birbirinden farklı tarihe, mitolojiye ve/veya dini inanışlara sahip kültürlerin 'adalet'ten ne anladığı da değişiklik göstermektedir. Her kültürün sahip olduğu etik değerler 'adalet'e farklı anlamlar yüklemektedir. Her ne kadar birçok farklı kültürde kimi adalet ilkelerinde uzlaşma görülse de bu ilkelerin azlığı maalesef ortak bir adalet anlayışının gelişmesi için yeterli değildir.

Tek bir adalet anlayışının olmadığı böyle bir dünyada markaların da adalet anlayışının ortak olmasını beklemek mümkün değil. İşte bu noktada kafamda birçok soru beliriyor:

- Markaların tüketicinin kalbini kazanması, başarılı olması için adil olması şart mı?

- Sevdiğim markalar adiller mi?

- 'Markanın adaleti' bana 'adil' gelmezken başka müşteriler ne düşünüyor, hissediyor?

İlk sorudan başlayalım isterseniz:

- Evet şart diye düşünüyorum. Bir örnek verelim isterseniz: Hatırlarsanız grup satın alma sitelerinden fırsat alan tüketicilerin en büyük şikayeti gittikleri işletmelerde karşılaştıkları 'adaletsiz' tutumdu. Düşünsenize restoranta gidiyorsunuz ve size mekan dolu olmadığı halde daha kötü bir yer veriliyor. "Kusura bakmayın fırsat kuponları ile gelen müşterilerimize bu alanı ayırıyoruz." gibi bir cevap alıyorsunuz. Bir daha bu restoranta gider misiniz? Bir da bu siteden alışveriş yapar mısınız? Arkadaşlarınıza tavsiye eder misiniz? Onlarca grup satın alma sitesinin nasıl kapandığını ve iş yapamaz hale geldiğini hepimiz biliyoruz. Acı son, ama beklenen bir son. Sizce bu tip uygulamaların bu hazin sonda etkisi olmadı mı? 
                                                                  
Gelelim ikinci soruya:

- Evet. Sevdiğim markalar benim anlayışıma göre adil. Eğer benim adalet duygumu sarsan çarpıcı bir olayla karşılaşırsam bu markaların gözümden düşmesi de bir o kadar kolay. Bir örnek vermek gerekirse; Gezi Olayları sürecinde yaşananları objektif vermeyen, halkın önemli bir kısmının yaptığı ciddi demokratik gösterilere, tepkilere ya hiç yer vermeyen veya çok az zaman ayıran medya sektöründeki çoğu marka benim için bir anda yok oldu. Eminim binlerce insan da aynı duyguları yaşadı.

                                                             ATV Binasının Önü, 27 Haziran 2013       

Son soru ise gerçekten üzerinde çok tartışma götürür. 

- Bir örnek üzerinden gidelim: Geçen günlerde Pegasus'la yurtiçi seyahat ederken 40 dakika rötar oldu. Atatürk Havalimanı'nda, uçağın giriş kapısında, sıcak bir ortamda (Nedense TAV bir türlü klimaları yeterli düzeyde açmıyor) beklemek zorunda kaldık. Uçağa bindikten bir süre sonra ise Pegasus uçağın ekranlarında Pegasus Cafe'nin sattığı yiyecekleri tanıtmaya başladı. Bunda bir şey yok sonuçta. "Low Cost Airline" segmentinde faaliyet gösteren bir marka. Sözünü (promise) tutuyor. Ancak bu benim bir tüketici olarak soru sormama engel değil. En azından Pegasus Cafe, su isteyen müşterilerine ücretsiz olarak suyu ikram edemez mi? Eğer bu çok ciddi bir maliyet doğuruyorsa, en azından rötar yapan uçaklarında böyle bir uygulamaya gidemezler mi? Benim adalet anlayışıma göre bunu yapmaları gerekiyor. Bu eksende Twitter'da 4-5 kişi tartıştık. Benim gibi düşünen insanların olduğunu gördüm... Bu adaletsiz durum Pegasus ile uçmama engel oluyor mu? Hayır. Sonuçta yine Pegasus'la uygun fiyata bilet yakarlarsam uçmaya devam edeceğim ama Pegasus benim gönül tellerimi titretmiyor ve benim aşk ile bağlanacağım bir marka değil. Başka havayolu şirketinde iyi bir fırsat bulursam onunla giderim. Acaba Pegasus ve benzeri markalar imaj reklamlarına harcayacakları bütçe ile sundukları hizmette gönül titreten aksiyonlar alsa daha çarpıcı olmaz mı? 
Mayıs ayında iş için Dubai'ye gittiğimde Hilton Jumeirah Residence'ta kaldım. Minibar paralıydı. Ancak minibarın yanındaki duvarda bir panoda şu cümle yazıyordu: "Bizim için değerlisiniz. Vücudunuzu susuz bırakmayın. Lütfen su için. Ücretsizdir." İşte beni sarsan, adalet kokan bir cümle!

Şimdi isterseniz biraz siz de düşünün. Bir tüketici olarak hangi markaların hangi uygulamalarını, yaklaşımlarını adil bulmuyorsunuz? Eğer bir marka yönetiyorsanız, bir marka için çalışıyorsanız; markanızı hangi aksiyonları alarak daha adil yapabileceğinize odaklanın ve lütfen düşüncelerinizi bizimle paylaşın.

Adalet dolu bir hayat bizim olsun!