27 Temmuz 2009 Pazartesi

Fethiye’de Bir Otel, Starbucks ve Oprah Winfrey

Hizmet sektörü pazarlamasında müşteriler ile direkt temas kuran kişileri ifade etmek için kullanılan İngilizce terimlerden bir tanesi de frontline workers’dır. Bu ifadeyi Türkçe’ye cephedeki çalışanlar olarak çevirmek istiyorum.

Cephedeki çalışanlar bir şirketin marka değerine ve iş başarısına çok ciddi katkılar sağlayabilecekleri gibi diğer taraftan ciddi zararlar da verebilirler. Tabi bu durumun sorumlusu cepheyi yöneten komutanlar, yani üst düzey yöneticilerden başkası değildir.

Bunlar nereden mi aklıma geldi?
Tatilde Fethiye’de bir oteldeydim. Orada tanıştığım arkadaşlarımdan öğrendiğime göre otel çalışanları tabildottan yemek yiyordu. Anormal bir durum değil, açıkbüfeden yiyecek değiller ya. Ancak açıkbüfede bulunan kimi yemeklerin dahi tabildotlarında yer almadığını öğrendiğimde üzülmüştüm. Benim gibi bu duruma üzülen arkadaşlarım ise fazladan tabaklarla yemekler alarak , hiç dokunmadan garsonlara iletiyordu. Aldığım bilgiye göre garsonlar da iş bitiminde patrona çaktırmadan topluca bir güzel bu yemekleri yiyordu.
İşte üst düzey yöneticilerin yanlış yönetimine bir örnek. Cephe çalışanlarının bu kadar önemli olduğu turizm sektöründe onların müşteri gözünde zor duruma düşmeleri günün sonunda şirkete, bu örnekte otele, zarar vermektedir. Ayrıca çalışanların kendilerine az değer verildiğini hissetmesinden dolayı performanslarının olumsuz etkilenmesi de işin diğer bir yönü. Durumun sağlıklı bir finansal değerlendirmesi yapılsa, gizli maliyetleri de hesaba katınca aslında tasaruf ettiğini düşünen otel yönetimi işin farklı olduğunu anlayacaktır.

Aslında burada söz konusu olan, sorgulanan bir zihniyet, iş yapış şekli.

Hizmet sektöründe müşterisi olduğum Starbucks’u gözlerimin önüne getiriyorum. Sempatik, enerjik ve gözlerinin içi gülen çalışanlar hatırladıklarım. Bunu bana ve benim gibi diğer tüketicilere, sürekli olarak, bütün şubelerinde sunmaları ise bir başarı. Eminim orada çalışan arkadaşlarımız büyük paralar almıyorlardır ama onları çalıştıkları kurumda eğiten ve motive eden bir yapı var ki, kendilerini mutlu görüyorum. Mutlulukları bana da yansıyor, sadece kahve satınalmakla kalmıyorum... Zaten benim gibi binlerce insan da bunu yapmıyor mu? Ve biraz da bu yüzden Starbucks Türkiye’de, yedi yıl gibi kısa bir sürede 100’den fazla şube¹ sayısına ulaşmadı mı?



Kimse komutanlardan cephedeki çalışanlar için Oprah Winfrey gibi bir cömertlik beklemiyor ama başarılı örneklerden de alınması gereken dersleri, bu rekabetçi dünyada kimsenin görmezlikten gelmemesi gerekiyor.

Kaynaklar:
¹ http://www.starbucks.com.tr

21 Temmuz 2009 Salı

Kişiselleştirme

Geçen günlerde yeni satın aldığım bulaşık makinesini bayi sorunsuz bir şekilde eve teslim etti. Yapmam gereken ise, yetkili servisi arayıp uygun bir zamanda bulaşık makinesini ücretsiz olarak bağlatmaktı. Yalnız yaşayan ve hafta içi çalışan biri olarak, servisin Cumartesi günü de çalışıyor olmasına sevinmiştim, ancak o hafta sonu işim vardı. Servis ise hafta içi saat 09.00 ile 18.30 arasında çalışıyordu. İstanbul şartlarında eve 18.30’da gelmem için; ya bir saat izin almam gerekecek ya da bir sonraki hafta sonunu bekleyecektim...

Yaşadığım bu olay sonrası düşünmeye başladım “Çok mu zor sabah 08.00’de veya akşam 19.30’da eve servisin gelmesi?” Bence hiç de zor değil. İlgili servisin iki ekibinin olduğunu varsayarak (ki vardır, çünkü İstanbul’un en kalabalık ilçelerinden birinde hizmet veriyor) hemen bir çözüm buldum; “Niye bir ekip saat 8.00 ile 17:30; diğer ekip 10:00 ile 19:30 arası çalışmıyor?” Aldığım bulaşık makinesinde onlarca kişiselleştirme fonksiyonu (az bulaşık, kirli bulaşık, az kirli bulaşık, tencerelere özel vs...) varken neden bu markanın servisi bu kadar basit bir kişiselleştirme hizmetini sunmuyor bana? Firma açısından baktığım zaman böyle bir hizmetin kendilerine ek bir maliyeti olacağını da düşünmüyorum. Tek bir servis ekibinin olması durumunda bile çözüm bulmak yine kolay. Haftanın belli günü servis ekibin 8:00-17:30, diğer bir günü 10:00-19:30 arasında çalışması ile tüketiciye ek bir değer sunulamaz mı?


Çok Fonksiyonlu Ütü

Pazarlama dünyasında çok kullanılan terimlerden bir tanesi de kişiselleştirme (customization). Birçok firma değişik yaklaşımlarla bize özgü ürün/ hizmetleri sunmuyorlar mı? James H. Gilmore ve B. Joseph Pine II, Kitlesel Kişiselleştirmenin Dört Yüzü ( The Four Faces of Mass Customization) adlı makalede¹ konuyu oldukça net bir şekilde kategorize etmektedir. Uyan Kişiselleştirme’de, (Adaptive Customization) firma; ne ürünün ne de ürünün sunumunda bir değişiklik yapmaktadır. İş tamamen biz tüketicilere bırakılmaktadır. Örnek vermek gerekirse, herkes evine aynısından binlerce adet üretilen ütüden satın almakta ancak ürünün içine yerleştirilen fonksiyonlarla kullanım esnasında ihtiyaç duyulan seçenek ayarlanabilmekte. Işık seviyesini düzenleyebildiğimiz aydınlatmalar, çamaşır makineleri vs. ilk aklıma gelen örnekler. Ortak Kişiselleştirme’de ( Collaborative Customization) ise ürünün/ hizmetin yaratılma süreci, firma ile tüketicinin birlikte yürüttüğü çaba ile gerçekleşir. Evimize özel yaptıracağınız mobilya takımı için gittiğimiz mobilyacıyı aklımıza getirelim. Alternatif ahşap seçimleri, kumaş ve renk alternatileri arasında yaşadığımız gelgitler ve en sonunda yapılan tercihler sonrası, bize özel olduğunu hissettiğimiz bir ürünün ortaya çıkması. Makalede verilen örnek ise dünyaca ünlü Japon optik perakendecisi Paris Miki². Sanırım tüketicilere uygun kişiselleştirme çözümleri sunmaları. şu an dünyada bin 200’den fazla satış noktasına sahip olmalarının en önemli nedenlerinden biri. Kozmetik Kişiselleştirme’de ( Cosmetic Customization ) ise; ürünün farklılaştırılmasından ziyade, sunumunda yapılan bir değişiklikle kişiselleştirme sağlanmakta. Adından da anlaşılacağı gibi biraz daha şekilsel bir farklılık söz konusu. Küçük, orta, büyük boy paketlerde satılan cipsler, farklı büyüklükte ambalajlarla satılan içecekler ilk aklıma gelen örnekler. Şeffaf Kişiselleştirme’de ( Transparent Customization) ise Kozmetik Kişiselleştime’nin tersine ürünün sunumunda değil içeriğinde değişiklik söz konusu. Burada tüketiciyi yormadan, onlara hizmet ederken elde edilen tecrübelerden ortaya çıkan kişiselleştirmeler söz konusu. Dünyada bu işi en güzel yapan firmalardan biri, Ritz Carlton Otelleri’dir. Ritz Carlton Otelleri’nde konakladıkça talep ve tercihlerimiz sisteme işlenmekte ve bir sonraki konaklamalarımızda önceki tercihlerimiz göz önünde bulundurularak bize hizmet verilmektedir. Yani dünyanın neresinde olursak olalım daha çok Ritz’te kaldıkça daha fazla kişiselleştirilmiş bir hizmeti alacağımız garanti. Son olarak şunu söyleyebilirim ki yukarıda bahsettiğim bu dört kategori birbirinden tamamen ayrı, sınırları net çizilmiş yapılar değildir. Doğru olan; iş hedeflerimiz ve maliyet yapılarımız çerçevesinde uygun kişiselleştirme karışımlarını müşterilerimize sunmaktır.

Ve şimdi biraz da kişiselleştirme perspektifinden yaptığımız işler üzerine düşünme zamanı değil mi?

Kaynaklar:
¹ Harvard Business Review, January-February 1997
²
http://www.paris-miki.com.au/

Sosyal Medya Bir Milattır

Yüzyıllardır özgürlüğü için mücadele etmemiş midir insanoğlu? Tarihteki bunca savaş, kan ve gözyaşı ne içindi? Ya da bırakın savaşları binlerce bilim adamı hayatlarını daha özgür bir dünya için harcamadı mı?


Wright Kardeşler

Yıllardır monolog’a maruz kalan tutsak tüketiciler için konuşma zamanı, özgürlük; teknolojik gelişmelerle birlikte geldi. Monolog’un diyalog’a dönüşmesinin adı ise sosyal medyadır. Tüketicinin büyük bir değişme uğradığı; silahlandığı bir ortamda ise markaların mevcut konumlarını alışılagelmiş anlayışla savunmaları veya geliştirmeleri ise artık mümkün değil. Her yeni dönem gibi bu da içinde birçok fırsatı ve tehdidi barındırıyor. O açıdan bu değişimi iyi anlamak gerektiğini düşünüyorum.

Öncelikle geleneksel medya dışında tüketicinin artık çok renkli bir dünyası olduğunu kabul etmek gerekiyor. Tüketiciler artık yazıyor, yorum yapıyor, ekliyor, etiketliyor, paylaşıyor... İçeriği kimi zaman kendi yaratmakta, kimi zaman da başka birinin yarattığı içerik üstünden kendini ifade etmektedir. Bu yeni dünyaya marka stratejilerimiz doğrultusunda girmek artık olmazsa olmazlardan biri.

Sosyal Medyanın Temel Dinamikleri
Sosyal medyaya sırf girmek için girmemek gerektiğini düşünüyorum. Yapmış olmak için yapmak markamıza katkıdan çok zarar verebilir. Unutmayalım ki karşımızda lafını esirgemeyen ve esirgemediği lafını istediği kişilerle paylaşabilen, gözü açık tüketiciler var.

Sözün özü, samimi olalım.

Kimse kalkıp, durup dururken saatlerce sevdiği marka hakkında konuşmaz. Abartmayalım, kendimizi kandırmayalım. O zaman ne yapmamız gerekiyor? Tüketiciye markamızla zaman geçirme fırsatı verelim. Yapacağımız çalışmada da vermek istediğimiz marka mesajımızı da samimi bir şekilde vermeyi kesinlikle ihmal etmeyelim... Tüketiciye zaman geçirtmek adına markamıza da boş zaman geçirtmeyelim.

Tüketici sosyal medyada eğlenceli, ilginç vs bulduğu içeriği tanıdıkları veya tanımadıkları ile paylaşarak mutluluğunu katlıyor. Yeniçağda belki fiziksel olarak yalnızlaşıyor ama bilgisayarının başına oturunca ulaşabileceği dostlarının sayısı da her geçen gün artıyor. O açıdan amacımız sadece bir kişiye iletişim yapmak değilse sosyal medyada markamız için yarattıklarımızın tüketicinin paylaşmasını kolaylaştırıcı alt yapısını da kurgunun içine ekleyelim. Bu altyapı tüketicinin tanıdıklarının e-maillerini girerek içerikten arkadaşlarını haberdar etmesi şeklinde olabileceği gibi, farklı sosyal medya sitelerine ( Twitter, Digg gibi) verilecek linklerle de sağlanabilir.

Son olarak şunu unutmayalım ki bu milat kalıcıdır. Bütün iş planlarımızı ve marka yönetimi stratejilerimizi buna göre kurgulamalıyız. Ne kadar erken başlar ve bu değişimi içimize sindirirsek o kadar iyi olur diye düşünüyorum. http://www.springwise.com/ sitesinden aldığım bir bültende San Francisco Belediyesi’nin twitter’da açtığı hesaptan, müşteri temsilcileriyle ile halkın şikâyetlerine cevap vermeye başladığını öğrendim. Twitter’da SF311’in şu an için 2,842 takipçisi olsa da ilerleyen günlerde bu sayının artacağını düşünüyorum... Dediğim gibi bu milat kalıcı, etkileri artarak devam edecek. Kimi markaların yüzü daha da gülerken kimilerine bir hüzün çökecek.

Umarım sizin markanızın yüzü gülümser. Sosyal medyada paylaşımla kalın. :)

24 Haziran 2009 Çarşamba

Ritüeller ve Markalar

“...Donnelly’s veya McClahan’s gibisinden bir ismi olan kötü aydınlatılmış bir İrlanda barına gidelim. Her yer İrlanda’nın simgesi yoncalarla kaplı, banko yaşlı adamlarla dolu, hepsinin hikayesini en az iki kez dinlemiş bir barmen. Bardaki sandalyelere ilişip siparişimizi veriyoruz. İki Guinness lütfen. Barmen önce bardağın dörtte üçünü dolduruyor. Sonra köpüklerin durulup çökmesini bekliyoruz (epeyce bekliyoruz). Barmen, yeterli sürenin geçtiğine kani olduktan sonra, bardağın geri kalanını dolduruyor.

Bütün iş bir kaç dakika sürüyor, ama kimsenin beklemeden sıkıldığı yok- aslında Guinness içme keyfinin başta gelen özelliği bu bardağı yavaş doldurma ritüeli. Ama bahse girerim bilmiyorsunuz. Bu ritüel rastlantı eseri bulunmuş bir şey değil. Zamanın giderek değer kazandığı 1990’ların başlarında Guinness Britanya Adaları’nın her yerindeki publarda büyük bir kan kaybı yaşamaktaydı. Neden? Çünkü müşteriler bardaklarındaki biranın yüzeyinin durulması için 10 dakika beklemek istemiyordu. Bunun üzerine firma bu rahatsızlık unsurunu erdeme dönüştürmeye karar verdi.

Reklam kampanyalarını şöyle değiştirdiler: “Sabredenler iyi şeyleri hak ederler.” Kusursuz bir bardak ancak 119,53 saniyede dolar”.... Böylece kısa sürede bir ritüel oluşuverdi. Ve şirketin zeki reklamları sayesinde bira doldurma sanatı bira içme deneyiminin ayrılmaz bir parçası haline geldi.”¹

Gerçekten de hayatta bir çok ritüelimiz yok mu?

Sabah kalkıp güne hazırlanmak ile başlayan ve gün bitinceye kadar süren onlarca ritüel. Bunun dışında haftasonuna özel ritüellerimiz yok mu? Sevdiğimiz insanlarla yaptığımız daha geniş zamana yayılmış kahvaltı, dostlarımız ile kurduğumuz güzel bir akşam yemeği sofrası veya ailece gidilen bir piknik, çay demleyip içmek, tuttuğumuz futbol takımının maçına grupça gitmek içinde bir çok ritüeli barındırmamakta mıdır? Hayatımızdaki özel günlere ait ritüeller yok mudur? Evlilik teklifi, nişan, düğün vs. kültürden kültüre değişen kendine has ritüellere sahip değil midir?


Kahvaltı Ritüeli

Yukarıda buy.ology kitabından altıntı yaptığım Martin Lindstrom, 2007 yılında dünyanın 34 şehrinde yayalar üzerinde yapılan bir incelemede ortalama yayanın adımlarının 5,63 km/saat hıza ulaştığının saptandığını ve bu rakamın on yıl öncesine göre 10 kat fazla bir hız olduğunu söylüyor. Her şey gerçekten hızlanıyor. Hızlanma ile birlikte hızla yaptığımız bir çok işten aldığımız tadın da değiştiğini düşünüyorum. Bir tarafa da artan belirsizlik ortamını (küresel krizler, ısınma problemi vs.) koyarsak bu noktada insanoğlunun sevdiği ritüellere daha fazla önem verdiğini ve vereceğini düşünüyorum. Bu ritüeller bir taraftan da kişinin aidiyet (ilişkinlik) ihtiyacını karşılamıyor mu, kişiyi duygusal anlamda daha mutlu, huzurlu hissettirmiyor mu?

Hiç unutmam üniversitede öğrenciyken özel ders verdiğim annesi ve babası boşanmış, ergenlik çağında olan öğrencim tam bir Nike fanatiğiydi. Dönüp bakıyorum da Nike’da bir aidiyet arıyordu. Nike sahibi olmak onu bir grubun üyesi yapıyordu. Ürünlerin hizmetlerin birbirine çok benzediği dünyada, duygusal anlamda farklılaşmak zorunda olan markalar bir yanda, diğer tarafta duygusal arayışta olan tüketiciler...

Markaları güçlendirecek olan, tüketicilerin ritüellerinin içinde yer almaktır veya onlara içinde yer almaktan keyif alacakları ritüeller sunmaktır.

Sizin markanız hangi ritüellerin içinde?

Kalın sağlıcakla.

Kaynaklar:
¹ Buy.ology, Lindstrom Martin, Optimist Yayınları, Nisan 2009,

24 Mayıs 2009 Pazar

Nasıl Bir Vizyon? Michelin Yıldızları...

Michelin yıldızlarını duymuştum... Michelin'in bir denetleme firması olduğunu düşünüyordum. Bu denetlemeler sonrası restoranlara belirli standartlara göre yıldızlar verdiklerini tahmin ediyordum.

Geçenlerde gazetede Michelin Rehberi ile ilgili bir haberi görünce tamamen şoka uğramıştım. Meğerse bu Michelin yıldızlarını veren firma dünyaca ünlü Fransız lastik üreticisi Michelin'den başkası değilmiş.

Doğal olarak ilerleyen günlerde Michelin Rehberi ve Michelin firması ile ilgili biraz araştırma yaptım. Hangi noktadan hareket ederek böyle bir rehberi hazırlamaya başlamışlardı merak ediyordum?

1800'lü yılların sonlarında Fransa'da kurulan firma 1900 yılında ilk Michelin Rehberi'ni hazırlıyor.



İlk yirmi yıl boyunca ücretsiz olarak dağıtılan bu rehber sürücülere uygun konaklama yerlerinden, benzin istasyonlarına; araba ve lastik tamircilerinin adreslerinden, iyi yemek yenecek yerlere kadar değişik bilgileri sunuyordu. Ücretsiz dağıtılan kitabın çok da ciddiye alınmadığın gözlemleyen Michelin kardeşler kitabı ücretli olarak tüketicilere sunmaya başlıyorlar. Zamanla tek yıldız, iki ve üç yıldız sistemini restorantları derecelendirmek için kullanıma sokuyorlar...Ve yıllar içinde gelişen, şu an Fransa dışında 22 ülkede yayınlanan Michelin rehberi bugün bir çok restorant (ve aşçı) için bir prestij unsuru olarak karşımıza çıkıyor.



Düşünebiliyor musunuz? Bir lastik firması kalkıp dünyanın en prestijli restoran derecelendirme sistemini hayata geçiriyor. Hem de bu işin temellerini bir asırdan fazla bir zaman önce atıyor.

Ürün--- Lastik

Fiziksel Fayda--- Ulaşım Sağlar, Gezdirir

Duygusal Fayda--- Kültürlendirir, Mutlu Eder, Ufuk Açar

Yukarıdaki kavramlardan hareket edererek, şu sonuca mı ulaşacağız?

"Lastik üretiyorum, benim ürettiğim lastikler sonucu insanlar bir yerden bir yere ulaşıyorlar. Bu sayede geziyorlar, bir şeyler taşıyorlar (götürüyorlar), arkadaşlarını ziyaret ediyorlar vs... Ben onlara yolları üzerindeki, yollarını değiştirip görebilecekleri veya hatta sırf oralara gitmek için yola çıkacakları mekanlar (restoranlar, oteller vs) hakkında bilgi sağlarsam, onların benim ürünümle yaşadığı deneyimleri daha anlamlı kılmaz mıyım?"

Bence çıkış noktası budur... Ve ürünü markaya dönüştürme serüveninde en kritik unsur da bu anlayıştır (mindset). Bir lastik firmasının aşçıyı intihara sürüklemesi bir başarıdır. Bunun temellerini bir asır önce atmak ise ayrı bir başarıdır.

Bu anlayış çerçevesinde marka(ları)mıza çok şey katacağımızı düşünüyorum. Bir sonraki yazımda değişik sektörlerden örnekler vermeyi planlıyorum.

Sağlıcakla kalın.

23 Nisan 2009 Perşembe

Charles Ebbets ve Gökyüzünde Yemek

Geçen aylarda bir gazetede aşağıdaki fotoğrafı gördüm ve biraz araştırdım. Charles C. Ebbets adlı ünlü bir fotoğrafçıya ait ve ismi "Lunch Break On A Skyscrapper". New York'ta 1932 yılında Rockefeller Center'ın inşaatı esnasında çekilmiş.



Bu fotoğrafı gördükten sonra aklıma Türkiye'de de faaliyet göstermeye başlayan Dinner In The Sky adlı şirket geldi. Hatta yemek dışında gökyüzünde talep görecek başka aktivitelere de yer vermeye başladıklarını farkettim. Gökyüzünde Evlenmek, Gökyüzünde Toplantı gibi...



Bir tarafta 1932 yılında işçilerin gökyüzünde yediği yemek, diğer tarafta 2009 yılında geliri oldukça yerinde olan insanların sofrası...

Bir pazarlamacı olarak doğal olarak düşünmeye başladım. Acaba yıllar sonra bugün tükettiğimiz ve şu an bize önemsiz gelen hangi kavram/ürün/hizmetlere çok ciddi para ödemeye başlayacağız?

Çok uzağa gitmeden bir kaç örnek aklıma geldi...

Daha on yıl önce lezzetle yediğimiz domatese bu kadar para ödüyor muyduk aynı tadı bulmak için veya çeşmeden kana kana içtiğimiz suyun tadını şimdi ancak para ile satın aldıklarımızda bulmuyor muyuz?



Eskiden daha bol olan vaktimiz şimdi daha değerli değil mi? Bunu gören firmalar çözümler sunmaya başlamadı mı? Temassız ödeme sistemleri, daha hızlı internet ne için?



Emin olun ki bugün çok doğal ve bol olan bir çok kavram/ürün/hizmetin değeri artacak ve kimi firmalar bunların üzerinden ciddi para kazanacak.

Düşünelim biraz...

"İnsanlar hayatında soba görmemiş çocuklarına sobayı göstermek ve dinlenmek için haftasonu doğal tatil köylerine gidecek. Bununla da kalmayıp sobanın üzerinde ailece kestane közleyecek."



Yukarıdaki örneğin dışındakileri ayrı bir yazıya bırakıyorum. Bu eksende biraz hayal kurmam(ız) gerek.

Kalın sağlıcakla.

31 Mart 2009 Salı

Şiir ve FMK Hareketi

Bildiğim dizeler gelir aklıma kimi zaman. Ve açıp bir şiir kitabını okumak isterim sessiz, sakin, bağırarak,durarak, kendimce. 'En son ne zaman şiir kitabı okudum?'diye düşünürüm yada en son satın aldığım şiir kitabını hatırlamaya çalışırım. Aradan uzun zaman geçtiğini görünce üzülürüm.

'Niye anlatıyorsun bunları?' diye sorarsanız Fikir Atölyesi'nin ortağı Tunç bir hareketin öncüsü oldu. Adı Faili Meçhul Kıyak Hareketi. Kısaca, bir kişiye bir güzellik yapıyorsunuz ( Kıyak lafını sevmediğim için bu ifadeyi kullanıyorum. "Bu kıyağımı unutma", "kıyak çekmek" sevmediğim ifadeler...) ve yaptığınız güzelliğin yanına aşağıdaki kağıdı bırakıyorsunuz.



Bu güzellikler neler olabilir? Bir çok yorum yapmış Fikir Atölyesi'nin diğer ortakları. Sevdiğin bir kitabı kafede bırakmak, arabanızın yanında park etmiş, camında kar olan arabanın camını temizlemek, hesabı öderken bir kahve parasını fazladan ödeyip sizden sonra gelen müşteriyi mutlu etmek... Yapacaklarınız sizin yaratıcılığınıza kalmış.

Ben de düşünmeye başladım. 'Bana hangi güzellik yapılırsa mutlu olurum, şaşırırım.' diye...

Edip Cansever'in sevdiğim bir şiirini bıraksa meçhul fail ne güzel olurdu.


Edip Cansever

MASA DA MASAYMIŞ HA
Adam yaşama sevinci içinde
Masaya anahtarlarını koydu
Bakır kaseye çiçekleri koydu
Sütünü yumurtasını koydu
Pencereden gelen ışığı koydu
Bisiklet sesini çıkrık sesini
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
Tokluğunu açlığını koydu.
Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu.

Veya Cemal Süreya'nın aşağıdaki şiirini bulsam bir masada.

ÖNCELEYİN
Önce bir ellerin vardı yalnızlığımla benim aramda
Sonra birden kapılar açılıverdi ardına kadar
Sonra yüzün onun ardından gözlerin dudakların
Sonra her şey çıkıp geldi

Bir korkusuzluk aldı yürüdü çevremizde
Sen çıkardın utancını duvara astın
Ben masanın üstüne kodum kuralları
Her şey işte böyle oldu önce

Biri bana bu güzelliği yapmazsa, ben yapacağım çok yakında.

Sağlıcakla kalın.