22 Şubat 2009 Pazar

Enerjimiz ve Bilgimiz

Enerjimizi ve bilgimizi çalıştığımız şirket dışında yaşadığımız topluma katkı sağlamak için de harcamamız gerektiğini düşünüyorum.

Bu doğrultuda Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği bünyesinde kurulan BUmanzara adlı oluşuma yaklaşık dört ay önce katıldım.

BUmanzara olarak Boğaziçi Üniversitesi yurtlarında kalan hazırlık sınıfı öğrencilerinin, üniversitedeki sosyal hayatlarına ve İstanbul'a uyum sağlamalarına destek olmayı amaçlıyoruz. BUmalar (Boğaziçi Üniversitesi Mezun Abi/Abla) olarak bu geçiş döneminde öğrencilerin kendilerini yalnız hissetmeden, bilinçli, sorumlu, hedef sahibi, Boğaziçi Üniversiteli gençler olarak hayata atılmalarına katkıda bulunmak istiyoruz. Çağdaş, özgür ve yaratıcı düşünen, kendine güvenen, toplum bilinci yüksek insanlar yetişmesine yardımcı olmayı arzuluyoruz.



Geçen sürede BUmanzara İletişim Komitesi'nde arkadaşlarımızla güzel işlerin altına imza attık.

Yahoogroup, facebook sayfası, web sitesine sahip olan oluşumun en son olarak bloğunu da hayata geçirdik. Hatta bu bloğa bir isim bulduk ve logo tasarlattık. Sosyal medyanın (consumer generated media) bu kadar önem kazandığı bir dünyada, hedef kitleye onların kullandığı mecralarla ulaşmak kadar doğal bir şey olamaz değil mi?



Tahmin ediyorum ki ilerleyen dönemde bir çok güzel projeyi daha hayata geçireceğiz...

Ve yazının başında belirttiğim gibi bilgimizi ve enerjimizi iş dışında sosyal projelerde harcadıkça daha mutlu olacağız.

Daha güzel bir dünya kimi mutlu etmez ki?

Sağlıcakla kalın.

20 Ocak 2009 Salı

Pazar Payını Büyütürken Dünyayı Küçültmek

Yönettiğimiz bir işte pazar payımızı arttırmamız başarı kriterlerinden biridir... Hepimizin bildiği gibi pazar payı artışında ise değişik senaryolar karşımıza çıkar. Bunlardan bir tanesi pazarın büyümesinden daha yüksek oranda büyüyerek pazar payı kazanmak iken diğeri ise büyümeyen pazarda rakiplerden pay kapmaktır... Bu büyüme dinamiğinin içinde ise mevcut müşterilerimizin daha çok tüketmesi ve yeni müşteri kazanılması önemli iki değişkendir.



Değişik sektörlerde faliyet gösteren firmalar mevcut müşterilerinin daha çok tüketmesi dışında yeni müşteri kazanımı için farklı strajilerden hareket ederek aksiyon planlarını hayata geçirmektedir... Bu yazının konusu bu detayları konuşmak değildir. Bütün bu çabaların (herkesin pazar payını arttırmaya çalıştığı ortamda) sonrasında geçen gün İstinye Park'ta gördüğüm bir manzara ve duyduğum rahatsızlıktır...

Değişik ortamlarda; barlar, alışveriş merkezleri, dolmuş, otobüs, taksi, restorant vs; insanları gözlemlemeyi seviyorum. Geçen haftasonu İstinye Park'a ailemle birlikte gittiğim zaman ister istemez radarlarım açıktı... Bir mağazanın vitrinine bakarken üç bayan dikkatimi çekti. Bir tanesi 35-38 yaşlarında oldukça bakımlı bir bayandı, yanında ise konuşmalarından anladığım kadarı ile iki kızı vardı... Bir tanesi 17-18 yaşındayken, diğeri tahminimce 8-10 yaşındaydı... Üçünün de giyimleri ve aksesuvarları neredeyse birbirinin aynısıydı...



Büyük abla için söylencek bir şey yok. Annesine özenmesi, rol model olarak onu alması kadar doğal bir şey yok. Annesinin çantası var, onun da olmalı, annesi topuklu ayakkabı giyiyorsa kendi de giyebilir... İlginç olan ise 10 yaşındaki ufaklığın ise giyim ve kuşamı ile ablasının bir kopyası olmasıydı... İşte bu durumdan rahatsızlık duydum. Neden mi?

Çocuk sayılabilecek bir yaşta olan birinden farklı davranış biçimleri, farklı yaklaşımlar görmeyi arzuluyorum... Bu kadar hızlı büyümek(!) yaşadığımız bu dünyayı daha renkli mi kılacak? Bu durumdan üçüne de aynı telefonu satan telefon firması, üçüne de aynı çantayı satan perakendeci vs mutlu olabilir. Ama ben mutlu değilim... Daha renkli, daha doğal bir dünyaya mı götürecek bu yaşadıklarımız bizi?

Acaba pazar payını büyütürken yaşadığımız dünyayı mı küçültüyoruz, ondan mı çalıyoruz payı yoksa?

Sağlıcakla Kalın.

31 Aralık 2008 Çarşamba

Teşekkürler... İyi Yıllar

Değişik kaynaklardan beslenmeyi seviyorum... Bu kaynaklar benim yaşam enerjim... Ve 2008'in son saatlerinde o kaynaklardan ilk aklıma gelenlere teşekkür etmek istiyorum. İyi ki varlar...

www.fikiratolyesi.com 'un patronu Tunç Kılınç, teşekkürler. İyi yıllar. Hayata dair yazılarını zevkle okuyorum...



Yeni yılda hayata dair daha çok düşünmemiz ve hayattan keyif almamız dileği ile...

www.farketing.com 'un sahibi Can Turanlı, teşekkürler. İyi yıllar. Bloğunuzdaki vurucu kısa yazılarınız beni düşündürtüyor...



Yeni yılda daha çok düşünmemiz dileği ile...

www.trendwatching.com 'un yaratıcısı Reinier Evers, teşekkürler. İyi yıllar. Gönderdiğiniz trend bültenleri beni ilhamlandırıyor...



Yeni yılda daha çok hayal kurmamız dileği ile...

www.agizimintadi.blogspot.com 'un şefi Hakkı Bey, teşekkürler. Saygılar. Yazılarınız iştahımı açıyor :)



Yeni yılda yediklerimizden daha çok zevk almamız dileği ile...

Le Cool Bülteni'ni hazırlayan arkadaşlar. Yeni yılınız kutlu olsun... Ne güzel bir bülten tasarımıdır o. Teşekkürler...



Yeni yılda daha çok gezmemiz dileği ile...

Sağlıcakla kalın... Yeni yılınız kutlu olsun.

22 Aralık 2008 Pazartesi

İlk Patronum Güven Borça (Yazının Devamı)

Güven Bey ile bir yıla yakın bir süre çalıştıktan ve aradan geçen 3 yıl sonrasında özet olarak şunları söyleyebilirim:

Her şeyden önce çok beyfendi bir insandır. Çabuk öfkelenmez, soğukkanlılığını korur...

İyi bir stratejisttir. Eğer üzerinde durduğu konuya hakimse "işi" bir A4 kağıdına ana maddeler halinde alt gruplara ayırarak, ufak bir tablo ile özetler. (Hala her işte kullanıyorum bu yaklaşımı, konu ne olursa olsun anlamlı parçalara bölüp işi yönetmek çok kolay oluyor gerçekten.)

Çok düzenli bir insandır... Masası her zaman az sayıda materyal ile doludur. Bu bir tarz meselesi, ben de seviyorum bu yaklaşımı. Bu düzen insanın "zihnini berraklaştırıyor" diye düşünüyorum. Kartvizitlerini koyduğu kutusunu görünce hemen örnek alarak bir tane de ben almıştım ilk iş olarak... Hala kullanırım. Bütün gelişen teknolojiye rağmen şart olduğunu düşündüğüm ofis malzemelerinden biri olarak görüyorum bu kutuyu...



İyi bir satışçı değildir Güven Borça. Bana göre "beyfendilikle" "satışçı olmak" zıt karakterleri barındırmaktadır. Yukarıda belirttiğim gibi Güven Bey iyi bir stratejisttir ama iyi bir satışçı değildir... Olmasına gerek var mı? Tabi ki de yok. Kimi zaman da gerekebiliyor o ayrı:)

Duyarlıdır Güven Bey... Toplumsal gelişmeleri takip eder, sizin de bildiğiniz gibi işinin dışında gözüken konularla ilgili düşünce üretmeyi de sever. Bir Boğaziçi'li olarak ODTÜ'lülerin bu anlamlı duyarlılıklarını seviyorum...

Bilgiyi paylaşmayı sever. Müşteri ziyaretlerine giderken, yol boyunca yılların birikimi olan bilgi ve tecrübelerinden faydalanmayı bir fırsat olarak görmüşümdür ve bunu değerlendirmişimdir. Kim bilir kaç yüz soru sormuşumdur kendisine. Bir kez olsun "Çok soru sordun." da dememiştir...

Güler yüzlüdür... Bu çok önemli. Karşınızdaki patronunuz güler yüzlü ise, işinizi de seviyorsanız çok şanslısınızdır.

Teşekkürler ilk patronum.

Saygılarımla.

25 Eylül 2008 Perşembe

İlk Patronum; Güven Borça

20'li yaşlarımın başında, üniversitenin son sınıfına yaklaşırken okuduğum, beni en çok etkileyen kitapların arasında Güven Borça'nın "Bu Topraklardan Dünya Markası Çıkar Mı?" adlı kitabı gelir. Borça'nın yalın ve akıcı dili, verilen örneklerin ilgi çekiciliği, kitabı bir çırpıda bitirmemi sağlamıştı. O kitap bana pazarlama dünyasının geniş coğrafyasında koşmam gerektiğini hissettirmişti...



Kitabı okuduktan sonra, Güven Borça'yı daha fazla takip etmeye başlamıştım... Para Dergisi'ndeki yazılarını, web sitesinden tavsiye ettiği makaleleri okuyor, bu dünyayı daha fazla anlamaya çalışıyordum... Reklamcılık sektöründen isimleri yavaş yavaş öğrenmeye başlamıştım. Hulisi Derici, Serdar Erener, Ali Taran artık bildiğim kişilerdi... İşin global çerçevesinde ise okulda kitaplarını okuduğumuz Philip Kotler'in yanına Al Ries ve Jack Trout'u da eklemiştim..."Marketing Warfare", "Positining: The Battle for Your Mind" favori kitaplarım olmuştu...



2003 yılının Temmuz ayında Boğaziçi Üniversitesi'nden mezun olduktan sonra yolumun pazarlama olduğunu düşünüyordum...

Pazarlamacı olup Türkiye'de kalacaksam İstanbul'da yaşayacaktım... Ailesi Ankara'da yaşayan biri olarak askerliği aradan çıkarmak fena bir fikir değildi benim için... Ben de bunun için girişimde bulundum. 2003 yılının Aralık ayında askere gideceğim kesinleşince önümde yaklaşık 2 aylık bir zaman dilimi oluştu...

Güven Bey'in danışmanlık şirketi Markam'a başvurarak askere gidinceye kadar stajyer olarak çalışmak istediğimi belirttim ve kabul edildim...

İşte Güven Bey ile tanışıklığım da bu noktada başladı. Markam'daki iki aylık çalışmam sonrasında askerlik hizmetini tamamladım... Ve askerden döner dönmez Markam'a geri döndüm daha doğrusu kabul edildim. Artık tam anlamı ile Güven Borça benim ilk patronum olmuştu.

Yazının devamı önümüzdeki günlerde...

Kalın sağlıcakla.

30 Temmuz 2008 Çarşamba

Aidiyet

Aidiyet (ilişkinlik) isteğinin insanın en güçlü ihtiyaçlarından biri olduğunu düşünüyorum....

Politik yaklaşımlarımızda, dini inançlarımızda, aile ve çevremizle olan ilişkilerimizde, mesleğimizde, tuttuğumuz futbol takımı ile olan bağımızda, marka tutkumuzda vs. bu aidiyet duygusunun izlerini sürebiliriz...

Geçen yıllarla birlikte insanoğlu ihtiyaç duyduğu bu duyguyu değişik yollardan karşılamaya devam ediyor... Dengeler değişiyor ama bu ihtiyaç bir şekilde gideriliyor veya giderilmeye çalışılıyor...

Gelelim günümüz ortamına... Bakalım bu bağlamda 2008 Türkiye’sinde neler çıkıyor karşımıza?

Politik arenanın büyük kitlelerin aidiyet duygusunu eskisi kadar karşıladığını düşünmüyorum... Soğuk savaşın bittiği dünyada kitleleri peşinden sürükleyecek ne var ki karşılarında, akıllarında? Bir de buna Türkiye politik ortamının kısır ve derinlikten yoksun ortamını eklediğiniz zaman “aidiyeti” bulmak kolay olmasa gerek?

Futbol; çevresinde milyarlarca insanı toplayan inanılmaz bir oyun... Dünyanın bir çok yerinde tamamen profesyonellerce yönetilen bir “iş”... Türkiye ise bu profesyonellik sürecinde biraz geç kaldı... Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadı dışında insanın gitmek isteyeceği bir stadın bulunmaması, başarısız yöneticilerin her şeye rağmen koltuklarında oturmaları vs. zaten bütün bu durumun bir yansıması değil mi? Buna rağmen hala bir çok insanın “aidiyeti” bulduğu bir alan... Ben ise bulmakta zorlanıyorum. Metallica konseri dışında 3 yıldır Ali Samiyen Stadı’na uğramadım, uğrayamadım.



Milliyetçi ve dini bir çok oluşum kitleler için ciddi “aidiyet” duygusu yarattığını düşünüyorum... Son zamanlarda insanlar, aidiyeti buldukları alanlar azaldığı için mi bu zeminlerde daha radikal bir biçimde ifade ediyorlar kendilerini? Bilmiyorum...

Genç insanların, ağırlıkla bayanların evlilik ve çocuk sahibi olma isteklerinde bu aidiyet isteğinin payı yok mu? "Çocuklarının annesi olmak", "eşinin karısı olmak"; "ilişkinlik" ifadeleri değil mi?



Son yıllarda artan “marka” tutkumuzda, bu aidiyetin izleri yok mu? Nike, Starbucks, Puma, Coca-Cola, Absolut, Apple, Mango, Zara, Sony...vs. bu kadar hayatımızın içinde miydi? Onları bu kadar seviyor muyduk? Çevremde gördüğüm insanların (buna ben de dahilim) markalarla olan ilişkilerine biraz da bu çerçeveden bakıyorum...



Aidiyet duygusunun izlerinin yaşantımızın bir çok alanında bulabileceğimizi düşünüyorum... Bunlar sadece ilk bakışta gözlemlediklerim.

Kalın sağlıcakla.

15 Haziran 2008 Pazar

Türkiye'de Ölmeden Önce Yapmanız Gereken 101 Şey

Artık bu bloğun bir logosu* var...



Blog için yazdığım ilk yazının son paragrafının, logonun okunmasına yardımcı olacağını düşünüyorum.

Tesadüf eseri şu sıralar okuduğum bir kitabın içeriği logonun üzerindeki renkleri çağrıştırıyor bana...

Kitabın adı; Türkiye'de Ölmeden Önce Yapmanız Gereken 101 Şey**; yazarı Akdoğan Özkan.

Akdoğan Özkan kitabın giriş yazısında Borges'in 85 yaşında kaleme aldığı bir şiirini bize aktarıyor ve Ölü Ozanlar Derneği filminden bir alıntı ile yazısını tamamlıyor.

"Sil baştan yaşama şansım olsaydı eğer,
Korkmazdın daha çok riske girmekten,
Daha çok yolculuğa çıkar,
Gündoğumlarını kaçırmazdım asla,
Hele dağlara tırmanmanın keyfini.
Hiç bilmediğim yerlere giderdim gidebildiğimce.
Doyasıya dondurma yer, boş verirdim kuru nimetlere"

Demek ki, arada güvenli limanlardan ayrılıp riske girmek, belki de "kendimize yeni bir hayat ısmarlamamız" şart...

...

Ölü Ozanlar Derneği filminde Profesör Keating'in öğrencilerine "Carpe Diem" aşısı yaptığı ilk dersinde kitaptan okuttuğu satırlarda denildiği gibi:

"Kopar goncaları henüz vakit varken bugün
Anlamazsın zaman nasıl kanatlanır, uçar gider
O gonca sana gülücükler saçarken bugün
Gelince yarın, sararır solar, boynunu büker"

Adından da anlaşılacağı gibi kitap 101 öneriden oluşuyor... Bu tavsiyeleri okudukça "İşte bu mekanlar, coğrafyalar, eserler vs. değil mi hayatın renkleri?" diye düşünüyorum.

Doğal olarak insan kendine soruyor "Ben bunlardan hangilerini yaptım?" diye.
Yapmadığım çok şey olduğunu görünce biraz kendime kızmadım desem yalan olur...

Dut silkelemiş, babamı meyhaneye götürmüş, kanoyla olmasa da balıkçı teknesi ile Kekova'yı dolaşmıştım... Ama annemi İstanbul'da Asitane'ye götürmemiş, Küre Dağları'nda trekkinge çıkmamış, Cağaloğlu Hamamı'nda sefa yapmamıştım...


Kekova, Fotoğraf:Sam Field

Tabi ki önemli olan birebir yazarın önerilerini yerine getirmek değil, kendi isteklerimiz ve hayallerimiz doğrultusunda bu coğrafyadaki değişik renkleri görmek...
Ve eminim ki o zaman biraz daha farklı bakmaya başlayacağız hayata, olaylara, insanlara ve hepsinden de önemlisi kendimize.

Akdoğan Özkan 101 şeyin içine "En Güzel Kitapları Oku" adlı bir bölüm eklemeyi de ihmal etmemiş ve kendince bir liste oluşturmuş ve bunun oldukça öznel bir liste olduğunu da belirtmiş. İçinde benim de sevdiğim bir çok kitap var.

Şöyle bir bakınca listeye, Cemal Süreya'yı ve onun 50 yaşındaki kitabı Üvercinka'yı bulamadım. Doğan Hızlan'ın Hürriyet Gazetesi'nde yazdıklarından etkilenerek ve Cemal Süreya'ya saygımı ifade etmek için yazımı onun çok sevdiğim bir şiiri ile kapatmaya karar verdim.



AŞK

Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git.
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin
Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık
Sevgiyeydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı

Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun ötmüştü
Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti
Yoktu dünlerde evvelsi günlerdeki yoksulluğumuz
Sanki hiç olmamıştı
Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu

Şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel lâflı İstanbullar
Şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lâfların dünyaların
Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmek
Ki Karaköy köprüsüne yağmur yağarken
Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
Çünkü iki kişiydik

Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
Bir dilim ekmeğin bir zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra
Sonrası iyilik güzellik

Cemal Süreya (1954)

* Arkadaşım Gül'e logo için uğraşları dolayısı ile teşekkürü bir borç bilirim.

** Özkan Akdoğan, Türkiye'de Ölmeden Önce Yapmanız Gereken 101 Şey, 2007,İnkilap Kitapevi