15 Kasım 2010 Pazartesi

Yaşanmış Hikayelerden Çıkan Pazarlama Dersleri V

Merhaba,

Yaşadıklarımdan çıkardığım o kadar çok pazarlama dersi var ki bu gidişle bu yazısı dizisi sona ermeyecek :)

Durum: Geçen günlerde Garanti Bankası'nın Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüsü'nde yer alan ATM'sinde para çekmek için sırada bekliyordum. İşlemini yapan kişiden sonra sıra bana gelecekti. Tam bu sırada Garanti Bankası'nın ATM'lere para taşıyan arabası ATM'nin önüne geldi ve Garanti Bankası'nın görevlileri işlemini yapan kişiden sonra benden izin istemeden ATM'nin arka tarafına geçip, cihaza para yüklediler... Ben de bu sürede onların işini bitirmesini bekledim. 2-3 dakika sonra işlerini bitirdiler ve ben de daha sonra ATM'de işimi hallettim. Aslında ATM'de o an para vardı ve ben işlemimi yapabilirdim. ATM çalışıyordu. O açıdan benim gibi Garanti Bankası'nın görevlileri de sıraya girebilirdi veya benim gibi sırada bekleyenlerden özür dileyerek öne geçebilirlerdi. Hiçbirini yapmadılar.



Yorum: Müşterilerinizin yanında olun, siz (çalışanlarınız) de onlardan biri gibi davranın. Emin olun bu da markanızın bir iletişimi. Samimiyeti sadece TV'ye, dergilere vs verdiğiniz reklamlarla sağlayamazsınız. Özellikle hizmet sektöründe işler daha zor... Her süreci/akışı işin iletişim tarafını da düşünerek detaylandırmak gerek.

Durum: Bildiğiniz gibi şu sıralar Türkiye e-ticaret gündeminde en çok konuşulan/tartışılan iş modelleri Özel Alışveriş Siteleri (Private Shopping) ve Grup Satınalma Siteleri (Group Buying).

Şu an kıyasıya rekabetin yaşandığı grup satınalma tarafında insan isimleri karıştırıyor. Grupfoni, Şehirfırsatı, Markapon, Grupanya ilk aklıma gelenler. Bakalım ilerleyen yıllarda kimler ayakta kalacak. Tabii konumuz bu değil.

Bildiğiniz gibi bu iş modelinde kullanıcılara fırsatı sunan sitelerin dışında fırsatın kullanılacağı, hizmet sağlayan bir firma/marka var. Restoranlar, spa merkezleri, kuaför salonları, dil kursları vs...

Hizmet sektöründeki kimi firmalar için grup satınalma siteleri ile anlaşarak yeni müşterilere ulaşmak ve grup satınalma siteleri üzerinden kendi tanıtımlarını yapmak gerçekten iyi bir fırsat. Ancak son zamanlarda çevremden aldığım duyumlardan bir tanesi, grup satınalma siteleri üzerinden fırsat satan kimi işletmelerin, sonrasında kuponları ile birlikte giden müşterilerine olumsuz deneyimler yaşattığı yönünde. Örneğin, kimi restoranların daha uygun yer olduğu halde kuponu ile gelen müşterileri daha kötü bir yere oturtması, onlara normal servis standartlarının altında hizmet vermesi veya mekanda yer olduğu halde hafta sonu yer olmadığını söylemesi gibi...



Yorum:
Fırsat siteleri sayesinde sunduğunuz hizmeti bir daha veya ilk kez deneyimleyecek (retention or acquisition) müşterilerinize iyi davranın. Teklifte iletişimi yapılan ne ise en az onu sunun (Ticaret ahlakı zaten bunu gerektir.), hatta onlara ufak sürprizler yaparak onları şaşırtın, sizden bahsetmelerini (WOM) sağlayın (Bu da pazarlama zekası gerektirir.). Emin olun karşılığını alırsınız.

Hangi işi yaparsak yapalım, biraz uzun vadeli düşünelim ve emek harcayalım.

Sağlıcakla kalın.

7 Ağustos 2010 Cumartesi

Yaşanmış Hikayelerden Çıkan Pazarlama Dersleri IV

Merhaba,

Farkındayım, uzun zaman oldu bloguma yazı yazmayalı. Zannetmeyin ki yazı yazmayı ihmal ediyorum. Bildiğiniz gibi GittiGidiyor'da Pazarlama Yöneticisi olarak çalışıyor ve zaman zaman GittiGidiyor'un blogunda da yazılar kaleme alıyorum.

Gelelim çantamda biriktirdiğim birkaç konuya:

Durum: Yıllar önce, üniversiteden mezun olduktan sonra Eczacıbaşı Holding'in kariyer sitesine girerek özgeçmiş oluşturmuştum. Bundan da doğal bir şey olamaz çünkü Eczacıbaşı Grubu beğeni ile izlediğim ve çalışmak istediğim bir kurumdu benim için. (Hala da saygı ile takip ediyorum kendilerini.) Buraya kadar her şey iyi güzel de bu sitede oluşturduğum ve bir daha güncellemediğim özgeçmişim üzerinden bana pozisyon önerisi/boş pozisyon bilgilendirmesi gelmesi beni gerçekten de rahatsız ediyor.

Yorumum: Ortada bir problem yokken müşterilerinizle aranızı açmayın. Onlarla iletişim kurarken sağlıklı planlamalar yapın. Eczacıbaşı örneğinden gidersek, özgeçmişimi güncellemem için bana bir ricada bulunabilirler. Baktılar güncellemiyorum, ikinci bir kez mail ile hatırlama yaparlar ve özgeçmişimi güncellememem durumunda beni üyelikten çıkaracaklarını belirtebilirtebilirler veya bana bir daha e-mail atmazlar. Karşınızdaki kişinin adı Ahmet iken ona sürekli Mehmet demek nasıl Ahmet'in canını sıkarsa, benim de canım benzer bir şekilde sıkılıyor...İş değiştirmeye niyetim yok o ayrı :)



Durum: Geçenlerde yeni evlenen bir arkadaşım ve eşi ile birlikte Asmalımescit'te, Sofyalı sokakta bulunan KafePi adlı mekana gittik. Kapıdaki görevli bizi dikkatli bir şekilde süzdükten sonra bir saniye dedi ve içeriye kapıdan baktı. Sonrasında da buyur etti. İçeri girdiğimiz zaman bir de ne görelim, içerde sadece üç dört kişi var. Biz de doğal olarak içeride çok kısa bir süre kaldıktan sonra dışarı çıktık. Kapıdaki görevliye biraz kızsak da durumu önemsemedik. Yarım saat sonra mekana tekrar geldiğimizde ise görevli, 40 kişilik bir grubun rezervasyon yaptırdığını 00:45'te mekana geleceklerini belirtti. Az önce mekandan çıktık ya kendince bunun intikamını alıyor. Olayı uzatmadan KafePi'nin önünden ayrıldık. Tabii benim için KafePi bitmişti.



Yorum: Özellikle sizi temsil eden ve göz önünde olan çalışanlarınızın hareketleri sizin markanızı, kurumunuzu bağlar. (İlgili bir yazı: Fethiye’de Bir Otel, Starbucks ve Oprah Winfrey ) Eğlence sektöründen örnek vermek gerekirse bence gece klübü ve bar girişinde çalışan birçok kişinin (gatekeeper) ego problemi var ve bunu müşterilerine yansıtıyor. Acaba işletmeciler bu durumdan ne kadar haberdar? Eğer bundan haberdar değilseniz, pazarlamayı tiye alıyorsunuz demektir. Bildiğiniz gibi pazarlama dünyasında, mezarlıklar müşteriyi tiye alan markalarla dolu.

Şimdi bu iki örnek üzerinden kendi iş yapış şekillerimizi düşünelim biraz.

Sağlıcakla kalın.

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Tutarlı Olmak

Geçen günlerde Mey İçki'de çalışan marka müdür yardımcısı arkadaşımdan rakı konusunda oldukça faydalı bilgiler edindim. Bu arada tahmin edebileceğiniz gibi sohbetimiz rakı sofrasındaydı.

Tekirdağ rakısının hikayesi ise beni oldukça etkiledi.

"1926 yılında kurulan TEKEL'in (o zamanki adıyla İnhisarlar İdaresi) ürettiği rakılardan bir tanesi de herkesin bildiği Yeni Rakı (1944'ten beri üretilmektedir). Yeni Rakı üretiminde, yaş ve kuru üzüm sumaları birlikte kullanılmaktadır. TEKEL döneminde farklı illerde kurulu fabrikalar kendi hammade tedariklerini kendileri gerçekleştirmektedir. Bu durum, aynı marka altında farklı tadlarda ürünlerin ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Bunun en dramatik örneği ise, 1970'li yıllarda kuru üzüm tedariğinde sıkıntı yaşayan Tekirdağ fabrika müdürünün Yeni Rakı'yı sadece yaş üzümden üretmesi ile yaşanır. Sadece yaş üzümden üretilen rakının kokusu daha az ve içimi daha rahat olmuştur. Tekirdağ fabrikasından çıkan bu ürünler o dönemde büyük ilgi görür ve Tekirdağ fabrikası bu ilgi karşısında rakısını yaş üzümden üretmeye devam eder..."



Arkadaşım bunları anlatırken aklıma bir anda çocukluk anılarım geldi... Babam da rakı alırken şişenin alt tarafındaki seri numarasına bakardı. Bu seri numarasından Tekirdağ'da üretilmiş rakıyı seçerdi. Ne yapsın adamcağız? Hepsinin üzerinde Yeni Rakı yazıyor.

En sonunda TEKEL, 2000 yılında, evet yanlış okumadınız 2000 yılında, 1970 yılından beri ürettiği rakıyı Tekirdağ markası ile piyasaya sürer. Artık fiili olarak (de facto) yaşayan efsanin varlığı hukuki olarak (de jure) da kabul edilmiştir.

Düşünebiliyor musunuz, yıllarca aynı markanın (!) altında insanlar farklı tatlarda ürünlerle karşılaşıyor... Marka olmak için tutarlı olmak şart ise, Yeni Rakı'nın o dönemlerde bir marka olmadığını rahatça söyleyebiliriz. İletişimdeki tutarlılıktan önce, sen daha üründe standartı sağlayamıyorsan çok da fazla konuşmaya gerek kalmıyor.

30 yıldır yaşadığım bu coğrafyada aldığım ürün ve hizmetleri bir anda standartlar ve tutarlılıklar skalasında değerlendirmeye başladım istemsiz olarak.

Dikilitaş'ta ara sıra gittiğim kafeteryada yediğim tostlarda bir standart var mı? Ya da sokak arasında yemeklerini lezzetli bulduğum köfteciye bir sonraki gidişimde aynı tadı alabiliyor muyum? Aynı bankanın farklı şubelerinde aynı güler yüzlü hizmeti bulabiliyor muyum? Burger King'in farklı şubelerinde "Steakhouse Burger" hep aynı lezzette mi? vs...



Emin olun, ne zaman ki ürününüzün/hizmetinizin ayrıştırıcı, beğenilen özelliklerinizde tutarlılığı yakalıyorsunuz (Pazarlama iletişimideki tutarlılığı bir başka yazıya bırakıyorum.) o zaman daha fazla konuşulmaya ve tavsiye edilmeye başlıyorsunuz.

Bu pazarlamanın daha ilk adımı...

Şimdi biraz yaptığımız işlerdeki (Konuyu kendi özel ve iş yaşamınız çerçevesinde de düşünebilirsiniz.) tutarlılık ve tutarsızlıkları düşünme zamanı. Emin olun harcadığınız zaman boşa gitmeyecek.

8 Nisan 2010 Perşembe

Ne Kadar Adilsiniz?

Geçen hafta sonu Moda Starbucks'ta bir arkadaşımı beklerken, Starbucks tarafından dışarı konulmuş posterdeki şu yazı dikkatimi çekti:

"Fair Trade
Kahvelerimizin lezzeti, kahve yetiştiricilerimiz ile yıllar süren ilişkilerimizin mükemmel sonucudur.

Adil ticaret, gelişmekte olan ülkelerdeki çiftçilere ve işçilere daha iyi çalışma koşulları sağlamayı ve uluslararası ticarette şeffaflığa ve eşitliğe dayanan ticareti tanımlar."



Birden düşünmeye başladım. Bir tüketici olarak ne kadar adil bir ticaret döngüsünün içindeyim? Hemen aklıma gelen birkaç örneği paylaşayım:

Bu aralar, gerek iş dolayısıyla gerekse de arabamı sattığım için özel hayatımda taksiye oldukça fazla biniyorum. Taksilerde çalışmayan oto teybi ile sık karşılaşıyorum. Hemen taksiciye soruyorum, neden yaptırmadığını. Gelen cevap, "Ağabey, plaka sahibi gidip tamir etmem için bana zaman vermiyor ki. Gidersem benim vaktimden gidecek. Biliyorsun, ben de plaka için mal sahibine günlük para veriyorum." Benim cevabım ise, "Mal sahibine söyle, bu yolculukta benden normal taksimetre ücretini alıyorsa, mal sahibin bu teybi yaptırmak zorunda."

Emin olun, gün içinde bu tip taksilere binen yüzlerce insan benzer durumlardan şikayet ediyordur. Ama o an için bir çözüm bulamadıkları için rahatsız oldukları ile kalıyorlar. Adaletsiz bir ticaretin öznesi (!) olmak beni gerçekten üzüyor*.



Gelelim başka bir örneğe: Bir zamanlar bankacılık sektöründe çalıştığım için biliyorum, "Kredili Mevduat Hesabı" denilen ve ismi bankadan bankaya farklılık gösteren kredi enstrümanını son zamanlarda bir çok banka ciddi kar kapısı olarak görüyor. Aylık faizi kredi kartı nakit avans faizindan fazla olan bu krediler birçok müşteriye, risk oranına göre tanımlanıyor ve müşterinin vadesiz mevduat hesabına bağlanıyor.

Sonrasında bir tüketici nakit sıkıntısı yaşadığı bir dönemde, kredi kartını ATM'e yerleştirdikten sonra, gidip vadesiz mevduat hesabına bağlı KMH'tan kredi çekiyor. Halbuki kredi kartından nakit avans çekse daha az bir faiz ödeyecek. Ekranda ne bir uyarı çıkıyor, ne bir bilgi. Peki bu uygulama ne kadar adil?

Markaların paydaşlarına (tedarikçiler, çalışanlar, tüketiciler, toplum vs.) gösterdiği adalet seviyesi ile değeri arasında pozitif bir korelasyon olduğunu düşünüyor ve önümüzdeki yıllarda bu korelasyonun her geçen gün bire (1'e) daha fazla yaklaşacağını öngörüyorum.

Dilerseniz şimdi siz de, markanızın sağlığı için şirketinizin bütün süreçlerindeki adalet seviyesini bir düşünün.

Emin olun, kalıcı "marka başarısı" için bunu yapmanız gerekiyor. Merak etmeyin emekleriniz boşa gitmeyecek :)

Sağlıcakla kalın.

* Bu adaletsiz ticaretten kendimi, durak taksilerine binerek kurtarmaya çalışıyorum. Tek seferlik ticaret yerine, uzun soluklu bir alışverişin olması durak taksilerinin kendilerine çeki düzen vermesini sağlıyor.

27 Mart 2010 Cumartesi

Ara Sıra Hayatın Muhasebesini Yapmak Gerekir!

Bir an durup baktım, 2,5 yıla yakın biz zaman olmuş bu blogu açalı. 2,5 yıl... Az zaman değil.

Kimi zaman durup, yaşadıklarımızın muhasebesini yapmalıyız diye düşünüyorum. "Neler yaşadım? Nerelerde doğrularım, nelerde yanlışlarım vardı? Neler öğrendim bu süreçte?" Gerçekten bu ve buna benzer soruları kendimize zaman zaman sorarak ve samimi olarak cevaplandırarak iş ve özel hayatımızı daha yaşanır, mutlu kılacağımızı düşünüyorum.



2,5 yılda 30'a yakın yazı yazdım bloguma, 2 iş değiştirdim. Onlarca kitap, internet ve gazete üzerinden binlerce haber ve yazı okudum. Yüze yakın film izledim. Onlarca farklı insanla tanıştım. Daha önceden tanıdığım kimi insanlarla daha az konuşmaya veya hiç konuşmamaya başladım, kimileri ile dostluğumu ilerlettim...

2,5 yıl gerçekten az bir zaman değil!

Belki de hayatta yaşadığımız acılar ve mutluluklar bizi bu muhasebeyi yapmaya daha fazla itiyor ve bunun sonucunda yaşam merdiveninde hangi basamakta olduğumuzu daha net anlıyoruz. Bu arada merak etmeyin bu yazı (muhasebe) bir acının sonucu değil :)



Geçen haftalarda Eğitişim Kariyer Enstitüsü adlı kurumdan, konuşma yapmam için bir teklif aldım. Teklifi olumlu karşılayıp, büyük bir keyifle, 20 kişilik bir katılımcı grubuna "360 Derece Pazarlama İletişimi" adlı bir eğitim verdim.

İlerleyen günlerde, bir aksilik olmazsa, yine aynı kurum tarafından organize edilen Dijital Dünyanın Patronu Olmak adlı programda "E-Ticarette Pazarlama Planı ve Olmazsa Olmaz Araçları" konusunda konuşma yapacağım.

Bu benim için yeni bir şeylerin başlangıcı... İş hayatında 5,5 yılını doldurmuş biri olarak, öğrendiklerimi, deneyimlerimi insanlara aktarmak hep hayal ettiğim, hedeflediğim bir şeydi ve artık yavaş yavaş bunu gerçekleştiriyorum.

İşin diğer bir sevindirici tarafı da Eğitişim Kariyer Ensitütüsü yetkililerinin beni blogum sayesinde bulması. Bunu kendilerinden öğrenince, üzerine titrediğim bloguma ilgim daha da arttı. Demek ki emeklerimiz boşa gitmiyor...

Şimdi dilerseniz siz de hayatınızın belirli bir zaman dilimini değerlendirmeye alın (1 yıl, 2 yıl vs) ve bu süreçte neler yaşadığınızı düşünün, hesabını yapın. (Hatta kimi duygularınızı burada paylaşabilirsiniz.)

Emin olun, en kısa sürede bu yaptığınızın faydasını görecek ve hayatı daha fazla gülerek yaşacaksınız :)

Bu arada unutmayın, "sevgililerin/dostların" ve "markaların" gülümseyerek yanında olan, kendilerine hizmet eden (markalar için yazdım :)) insanlara ihtiyacı var :)

Sağlıcakla kalın.

30 Ocak 2010 Cumartesi

Yaşanmış Hikayelerden Çıkan Pazarlama Dersleri III

Yazı dizimize kaldığımız yerden devam edelim... Bakalım çantamızdan neler çıkartacağız? :)

Durum: Geçen günlerde şirketin servisi ile Anadolu yakasından Avrupa yakasına geçerken trafik sıkışıklığından dolayı uygun bir yerde servisten inerek metrobüse bindim... Gözüme hemen, uzun zamandır reklam mecrası olarak kullanılan bus handle'lar çarptı. Bir fiyat karşılaştırma sitesinin reklamı vardı. O anlaşılıyordu ancak reklamdaki diğer cümleler neredeyse okunmuyordu.



Yorum: Sevgili marka müdürleri, marka müdür yardımcıları lütfen her türlü reklam çalışmasında (outdoor, indoor vb.) gerçek dünyayı simüle ederek tasarım onayları verin. Diğer türlü, emin olun paranızın bir bölümünün boşa gitme ihtimali yüksek.

Durum: Bildiğiniz gibi geçen günlerde İstanbul'da yoğun kar yağışı vardı. İki üç gün televizyon izlerken sıkıntı yaşadım. Kanallar doğru düzgün çıkmıyor, yayın kesiliyordu. Digiturk'un abonesi olarak web sitelerine girdim, baktım hiç bir açıklama yok. Bana haftada en az bir e-mail gönderen Digiturk'ten yaşadığım bu sıkıntının nedenine yönelik hiç bir bilgilendirme e-maili de almamıştım. Digiturk çağrı merkezini arayarak yaşadığım problemlerin nedenini öğrendim. Tahmin ettiğim gibi; kar yağışı sebep. Şaşırtıcı değildi. Şaşırtıcı olan Digiturk gibi bir kurumun iki üç gün devam eden ve milyonlarca insanı etkileyen bir sıkıntıya yönelik hiç bir duyuru yapmamasıydı. Çok mu zor; bir sms, e-mail yollamak, web sitesine konuya yönelik bir bilgilendirme notu düşmek? Hatta bir adım öteye geçiyorum. Ben bu süre zarfında Digiturk'e para ödüyorsam, onlar da bana eksik hizmet sunuyorlarda, karşılığında bir jest yapabilirler. Örneğin, iki gün paketimi bir üst kategoriye yükseltmeleri beni çok mutlu edebilirdi.

Yorum: Müşterilerinizle bilgi paylaşın, bir sıkıntıyı saklamayın, gizlemeyin, iletişim kanallarınızın bir varlık nedeni de bu değil mi? Problem sonrası mutsuzluklarını unutturmak için de onlara ufak jestler yapın. Unutmayın artık onlar mutsuzluklarını ve sevinçlerini her yerden ifade edebiliyorlar. Sosyal medya sağ olsun.



Çantamda biriktiridiğim bir kaç önemli konu var, ama onları başka bir yazıya bırakıyorum.

Sağlıcakla kalın.

20 Aralık 2009 Pazar

Yaşanmış Hikayelerden Çıkan Pazarlama Dersleri, II

Ankara'daki kafeteryadan uzaklaşıp farklı deneyimlerimden çıkan derslerle yazı dizimize devam edelim...

Geçen günlerde Etiler'de bir gece klübüne gittim. Organizasyonu düzenleyen Radyo Boğaziçi'ydi. Katılımcıların büyük bir kısmı Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi ve mezunlarıydı.



- Durum: Partinin duyuru e-postasında giriş ücretinin bir içki dahil 25 TL olduğu ve biranın 10 TL olduğu belirtiliyordu. Fiyat duyarlı (price sensitive) öğrenci kitlesini düşündüğüm zaman oldukça yerinde bir uygulama, aksi halde partiye yüksek katılım sağlanamayabilirdi. Buraya kadar bir sıkıntı yok. Peki kış gününde doğal olarak partiye montları ile gelen katılımcılardan çıkışta vestiyer ücreti olarak sizce ne kadarlık bir ücret talep ediliyordu? Elbise başına 15 TL. Askı başına değil, elbise başına 15 TL'lik bir ücretten söz ediyorum...

- Yorum: Müşterilerinizle aşk yaşayın, sevişin ama sakın onlara "tecavüz" etmeye kalkmayın. Onlara sunduğunuz bir ürün veya hizmetle ilgili tüm detayları verin. Onları kandırmaya çalışmayın. Unutmayın onlar sizin sevgiliniz, aşk yaşamaya çalışın.

Yukardaki örneğin bir benzeri daha geçen aylara kadar bankacılık sektöründe de yaşanıyordu. Bankalar, yaptıkları iletişimde tüketicilerine sundukları kredilerin faiz oranlarını düşük tutabilmek için dosya ücreti altında yüklü para alıyorlardı ve reklamlarda bu bilgiye yer vermiyorlardı. Örnek vermek gerekirse, bir bankadan 3,000 TL'lik bir tüketici kredisi alırken dosya ücreti 300 TL ise, zaten daha en başta banka sizden verdiği kredinin %10'unu kesmiş oluyor. Bu da aslında kredi faizinin bir parçası. Yapılan düzenlemelerle bu alandaki kimi belirsizlikler ortadan kaldırıldı ve bankaların yaptığı iletişim çalışmalarında, bu bilgileri de vermeleri zorunlu tutuldu. Devlet, ana fonksiyonunu yerine getirerek vatandaşını "istenmeyen olaydan" korudu.

Başka bir örnek ile devam edelim;

- Durum: Bu Cuma günü ofiste cüzdanımı unuttuğum için ne olur olmaz diye kredi kartlarımı dondurmaya karar verdim. HSBC Advantage ve DenizBank Bonus kredi kartlarımı kolaylıkla dondurdum. Hiç bir sorun olmadı. Ancak iş, dondurulan kartların açtırılmasına gelince HSBC tarafında sorun yaşadım. Kartımı açtırmak için benden telefon bankacılığı şifrem isteniyordu. Aylardır telefon bankacılığı işlemi gerçekleştirmediğim için bu şifremi hatırlamıyordum. Şu an kartımın blokesi devam ediyor... Belki az sonra bir deneme daha yaparak kartımı açtıracağım. Diğer bir opsiyon da şubeye gitmek, ancak bu seçeneği tüm gün çalıştığım için devre dışı bırakıyorum.



- Yorum: Tüketicilerinizi yormayın. Sistemleri sadeleştirin. Şu an insanların kaç tane şifreyi akıllarında tutmak zorunda olduklarını biliyor musunuz? Yahoo şifresi, facebook şifresi, twitter şifresi, gittigidiyor.com şifresi, en az iki adet kredi kartı atm şifresi, bilgisayar şifresi ...vs. O yüzden bu örnek üzerinden konuşacak olursam HSBC'ye önerim, telefon bankacılığı şifresini ortadan kaldırmaları. Bırakın kart sahipleri ATM şifrelerini girerek işlemlerini yapsınlar. Ek güvenlik istiyorsanız özel üç,dört soru sorun. Daha da güvenlik istiyorsanız; kişinin cep telefonuna anlık şifre gönderin, telefonda bunu tuşlasın kişi... Daha ne önereyim sizin gibi saygın bankacılık kurumuna?

Yazı dizisinin devamı 2010 yılında.

Şimdiden hepinizi iyi yıllar.