2 Nisan 2011 Cumartesi

Kurumsal Bloglar ve Yönetimi

90′ların başında dünyada yayılmaya başlayan ve popülerliği 2000′lerde daha da artan bloglar artık dijital dünyanın ve dolayısı ile hayatımızın olmazsa olmaz bir parçası.

Blog dünyasında (The Blogosphere) renklilik ve çeşitlilik teknolojik gelişme ile doğru orantılı olarak her geçen gün artıyor… Milyonlarca blogu kendi içlerinde farklı kategorilere ayırmamız mümkün. Örnek vermek gerekirse: Blogun içeriğine göre; gezi blogları, müzik blogları, moda blogları, pazarlama blogları vs. gibi. Yazarına göre; kişisel bloglar, kurumsal bloglar. Blogta kullanılan ağırlıklı iletişim araçlarına göre; video blogu (vlog), fotoğraf blogu (photolog), linklerden oluşan blog (linklog) vs. gibi. Bu yazımda sizlere kurumsal blog ve yönetiminden kısaca bahsetmek istiyorum:

Dijital dünyanın gelişimi ile birlikte; iletim dünyasından iletişim dünyasına geçtiğimiz bir yapıda; şirketlerin de artık paydaşları (müşteriler, çalışanlar, iş ortakları vs.) ile kurduğu iletişimde bir değişiklik yapma ihtiyaçları ortaya çıktı. İşte bu noktada kurumsal bloglar bu ihtiyacın bir parçası olarak hayatımızda daha fazla yer almaya başladı. Neydi bu ihtiyaçlar? Daha fazla şeffaf olma zorunluluğu, daha samimi bir dil kullanma gerekliliği, şirketlerin tuğla ve çimentodan oluşan yapılar olmadığının, insan kaynağının şirketler için en önemli varlıklarından biri olduğunu paydaşlara hissettirme isteği ilk aklıma gelenler.



Türkiye’de de firmalar, özellikle teknoloji firmaları (Turkcell, GittiGidiyor.com gibi), alkollü içecek firmaları (Efes Pilsen gibi), kurumsal bloglarını birer birer açmaya başladılar… Tabi iş blog açmakla bitmiyor. Önemli olan okuyucuları tatmin eden, düzenli olarak güncellenen, marka algısına olumlu katkı yapan blogları yaratmakta ve yaşatmakta. Dilerseniz maddeler halinde başarılı kurumsal bir blog için olmazsa olmazları sıralayalım:

1-Blogun amacı blogta yazı yazacak olan kişilerle (şirket çalışanları ve duruma göre iş ortakları) paylaşılmalıdır. Ayrıca bu amaç kısa ve net bir şekilde blogta da yer almalıdır.

2-Blogun, markanın dünyası ile paralel, karışık olmayan bir tasarımı olmalıdır.

3-Blog yönetimi için ilgili sorumlular seçilmeli ve bu sorumlular bloga girecek yazıların zamanlamalarını planlamalı ve içerikleri yazıların yazarından da onay olarak revize etmelidir. Bloga gelen yorumlar sağlıklı bir şekilde yönetilmelidir.

4-Bloga konulan görseller, reklam ajansı veya varsa kurumun kendi tasarım ekibince seçilmelidir.

5-Blogta farklı iş kollarının, departmanların yazı yazması teşvik edilmelidir. Blogun kurumsal blog olmaktan çıkıp departman blogu haline gelmesi engellenmelidir.

6-Blog yazarlarına anı olarak ufak hediyeler verilmesi blog yönetim ekibince planlanmalıdır. (GittiGidiyor’da blog yazarlarına özel tasarlanan tişört hediye ediyoruz.)

7-Bloga trafik yaratmak ve blogun bilinirliliğini artırmak için farklı iletişim alanları (veri tabanına gönderilen e-postalarda veya kurumsal web sitesinde uygun alanlardan bloga link vermek gibi) kullanılmalıdır.

Son olarak her şirketin blog sahibi olması gibi bir zorunluluk yoktur. Başarısız bir kurumsal blog yerine blog açmamak iletişim açısından daha faydalıdır.

Not: Bu yazım 7 Mart 2011 tarihinde GittiGidiyor Blog'ta yayınlamıştır.

1 Nisan 2011 Cuma

Artırılmış Gerçeklik (Augmented Reality)

Gerçek dünyanın kimi unsurlarının bilgisayar destekli duyusal algılayıcılar sayesinde zenginleştirilmesi durumunu anlatan kavram "artırılmış gerçekliktir" (augmented reality).

İlerleyen dönemde, teknolojinin gelişmesi ve teknoloji sahipliğinin/erişiminin artması ile birlikte bu kavramı daha fazla duyacağız ve deneyimleyeceğiz. Her sektörden pazarlamacıların ıskalamaması gereken bu "gerçekliği" daha iyi anlamak için örnekler üzerinden gitmek daha sağlıklı olacak.

Lego'nun dünya çapında, bütün mağazalarına yaymayı düşündüğü artırılmış gerçeklik kioskları perakende sektöründeki fırsatları gözler önüne seriyor.



Hollanda merkezli Layar'ın geliştirdiği Layar adlı artırılmış gerçeklik platformu ile ilgili aşağıdaki video insanı heyecanladırıyor. Aklıma gelen basit bir örnek; yarın bir gün camlarda satılık veya kiralık gibi afişler olmayacak. Siz akıllı cep telefonunuzu sokağa tuttuğunuz zaman bütün bilgiler ilgili dairelerin üzerinde belirecek...Çok mu uzak?



Oyun dünyasında ise birbirinden renkli uygulamaları görüyor olacağız. İstanbul sokaklarında ellerinde cep telefonu koşan insanlar görürseniz korkmayın :)



Asıl korkmamız gereken ise pazarlama dünyasındaki iş yapış şekillerini altüst eden bu değişimleri gözardı etmemiz olmalıdır.

İyi günler.

9 Ocak 2011 Pazar

Flashmob

Flashmob*: Bir grup insanın organize olarak kamuya açık bir alanda ani bir şekilde bir araya gelerek kısa süreli, tuaf, şaşırtıcı hareketler yaptıktan sonra dağılması.

Harper's Magazine'in kıdemli editörü Bill Wasik'in 2003 yılı Haziran ayında organize ettiği ve ilk flashmob olarak kabul edilen hareketin/olayın üzerinden uzun zaman geçti...

İnternet ile birlike artık daha rahat etkileşime geçen ve iletişim kuran kitleler için bir araya gelmek ve flasmob organize etmek artık daha kolay.

Aktif olmak, bir şeyler yaratmak ve "ben burdayım" demekten zevk alan insanların flasmobu sevmesi ve sahiplenmesi kadar doğal bir şey olamazdı. Bunun sonucunda, aradan geçen 8 yıla yakın sürede gerçekten birçok başarılı flashmob örnekleri gördük. Yaratıcılığa açık, viral yayılım gücü yüksek bu aracın markalar tarafında da kullanılması kaçınılmazdı. O açıdan bu başarılı flashmobların bir kısmı da kimi markalara ait.

İzleyelim, görelim.

İsveçli sokakdansçıları grubu BounceE'nin farklı dans yaklaşımı bu flashmobu defalarca keyifle izlememi sağlıyor.



T-Mobile'ın 2009'da Liverpool İstasyonu'nda gerçekleştiği flashmob Youtube'da en çok izlenen flasmoblardan biri.



Improv Everywhere adlı grup tarafından New York'ta Grand Central Terminal'de gerçekleştirilen flashmob yaratıcılığı ile birçok başka flashmoba ilham vermiştir.



Benden bu kadar. Youtube'da "Flashmob" kelimesini ararsanız binlerce video çıkacak karşınıza.

Şimdiden iyi seyiler :)


* Flashmob was added to the 11th edition of the Concise Oxford English Dictionary on 8 July 2004 where it noted it as an "unusual and pointless act" separating it from other forms of smart mobs such as types of performance, protests, and other gatherings.Also recognized noun derivatives are flash mobber and flash mobbing. Webster's New Millennium Dictionary of English defines flash mob as “a group of people who organize on the Internet and then quickly assemble in a public place, do something bizarre, and disperse.”

20 Kasım 2010 Cumartesi

Yeni Dünyanın İletişim Platformu: Sosyal Medya - I

Comscore 2010 yılı Ağustos ayı verilerine göre Türkiye'de 22,3 milyon kişinin internete erişimi var. Yalnız bu sayı internete evinden veya işyerinden bağlanan, 15 yaş ve üstü kişileri kapsamakta. 15 yaş sınırı koyamadan düşünürsek yaklaşık 28 milyon kişinin Türkiye'de internete erişiminin olduğunu söyleyebiliriz. 72,5 milyonluk Türkiye nüfusuna bu rakamı oranlarsak %39 rakamını elde ediyoruz. Bu oran Türkiye'de internetin tüm nüfustaki erişimidir (Penetration). Avrupa Birliği'nde internetin tüm nüfustaki erişimi ise %67 seviyelerindedir. Bu açıdan baktığımız zaman Türkiye'de internetin gelişimi açısından oldukça yol var diyebiliriz. Detaylı bilgi için tıklayınız.

Diğer yandan ise Türkiye Facebook'ta; Amerika, Endonezya, İngiltere'den sonra, 23,3 milyon kişi ile en fazla kullanıcıya sahip 4. ülkedir. Bu rakamın, sahte ve ikinci/üçüncü hesapları çıkarınca, net halinin 20 milyon seviyesinde olacağını öngörebiliriz. 28 milyon kişinin internete eriştiği bir ülkede Facebook'un internet kullanan kitle içinde %71'lik bir erişimi olduğunu görüyoruz. Bu oran, başka ülkelerdeki verilerlele kıyasladığımız zaman, gerçekten oldukça yüksek... Detaylı bilgi için tıklayınız.



Yukarıda belirttiğim verilerden hareket ederek Türk insanının sosyal medyayı sevdiğini söyleyebiliriz. Bu yüzden Türkiye'de markaların iletişim stratejiilerinin ve bu stratejilerinin bir parçası olan her türlü dönemsel kampanyalarının içine sosyal medyayı alması kaçınılmaz.

İlerleyen günlerde sürdüreceğim bu yazı dizisinde sosyal medyanın ve dijital pazarlamanın kimi önemli kavramlarını sizlerle tartışıyor olacağım.

Bağlantıda kalın :)

15 Kasım 2010 Pazartesi

Yaşanmış Hikayelerden Çıkan Pazarlama Dersleri V

Merhaba,

Yaşadıklarımdan çıkardığım o kadar çok pazarlama dersi var ki bu gidişle bu yazısı dizisi sona ermeyecek :)

Durum: Geçen günlerde Garanti Bankası'nın Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüsü'nde yer alan ATM'sinde para çekmek için sırada bekliyordum. İşlemini yapan kişiden sonra sıra bana gelecekti. Tam bu sırada Garanti Bankası'nın ATM'lere para taşıyan arabası ATM'nin önüne geldi ve Garanti Bankası'nın görevlileri işlemini yapan kişiden sonra benden izin istemeden ATM'nin arka tarafına geçip, cihaza para yüklediler... Ben de bu sürede onların işini bitirmesini bekledim. 2-3 dakika sonra işlerini bitirdiler ve ben de daha sonra ATM'de işimi hallettim. Aslında ATM'de o an para vardı ve ben işlemimi yapabilirdim. ATM çalışıyordu. O açıdan benim gibi Garanti Bankası'nın görevlileri de sıraya girebilirdi veya benim gibi sırada bekleyenlerden özür dileyerek öne geçebilirlerdi. Hiçbirini yapmadılar.



Yorum: Müşterilerinizin yanında olun, siz (çalışanlarınız) de onlardan biri gibi davranın. Emin olun bu da markanızın bir iletişimi. Samimiyeti sadece TV'ye, dergilere vs verdiğiniz reklamlarla sağlayamazsınız. Özellikle hizmet sektöründe işler daha zor... Her süreci/akışı işin iletişim tarafını da düşünerek detaylandırmak gerek.

Durum: Bildiğiniz gibi şu sıralar Türkiye e-ticaret gündeminde en çok konuşulan/tartışılan iş modelleri Özel Alışveriş Siteleri (Private Shopping) ve Grup Satınalma Siteleri (Group Buying).

Şu an kıyasıya rekabetin yaşandığı grup satınalma tarafında insan isimleri karıştırıyor. Grupfoni, Şehirfırsatı, Markapon, Grupanya ilk aklıma gelenler. Bakalım ilerleyen yıllarda kimler ayakta kalacak. Tabii konumuz bu değil.

Bildiğiniz gibi bu iş modelinde kullanıcılara fırsatı sunan sitelerin dışında fırsatın kullanılacağı, hizmet sağlayan bir firma/marka var. Restoranlar, spa merkezleri, kuaför salonları, dil kursları vs...

Hizmet sektöründeki kimi firmalar için grup satınalma siteleri ile anlaşarak yeni müşterilere ulaşmak ve grup satınalma siteleri üzerinden kendi tanıtımlarını yapmak gerçekten iyi bir fırsat. Ancak son zamanlarda çevremden aldığım duyumlardan bir tanesi, grup satınalma siteleri üzerinden fırsat satan kimi işletmelerin, sonrasında kuponları ile birlikte giden müşterilerine olumsuz deneyimler yaşattığı yönünde. Örneğin, kimi restoranların daha uygun yer olduğu halde kuponu ile gelen müşterileri daha kötü bir yere oturtması, onlara normal servis standartlarının altında hizmet vermesi veya mekanda yer olduğu halde hafta sonu yer olmadığını söylemesi gibi...



Yorum:
Fırsat siteleri sayesinde sunduğunuz hizmeti bir daha veya ilk kez deneyimleyecek (retention or acquisition) müşterilerinize iyi davranın. Teklifte iletişimi yapılan ne ise en az onu sunun (Ticaret ahlakı zaten bunu gerektir.), hatta onlara ufak sürprizler yaparak onları şaşırtın, sizden bahsetmelerini (WOM) sağlayın (Bu da pazarlama zekası gerektirir.). Emin olun karşılığını alırsınız.

Hangi işi yaparsak yapalım, biraz uzun vadeli düşünelim ve emek harcayalım.

Sağlıcakla kalın.

7 Ağustos 2010 Cumartesi

Yaşanmış Hikayelerden Çıkan Pazarlama Dersleri IV

Merhaba,

Farkındayım, uzun zaman oldu bloguma yazı yazmayalı. Zannetmeyin ki yazı yazmayı ihmal ediyorum. Bildiğiniz gibi GittiGidiyor'da Pazarlama Yöneticisi olarak çalışıyor ve zaman zaman GittiGidiyor'un blogunda da yazılar kaleme alıyorum.

Gelelim çantamda biriktirdiğim birkaç konuya:

Durum: Yıllar önce, üniversiteden mezun olduktan sonra Eczacıbaşı Holding'in kariyer sitesine girerek özgeçmiş oluşturmuştum. Bundan da doğal bir şey olamaz çünkü Eczacıbaşı Grubu beğeni ile izlediğim ve çalışmak istediğim bir kurumdu benim için. (Hala da saygı ile takip ediyorum kendilerini.) Buraya kadar her şey iyi güzel de bu sitede oluşturduğum ve bir daha güncellemediğim özgeçmişim üzerinden bana pozisyon önerisi/boş pozisyon bilgilendirmesi gelmesi beni gerçekten de rahatsız ediyor.

Yorumum: Ortada bir problem yokken müşterilerinizle aranızı açmayın. Onlarla iletişim kurarken sağlıklı planlamalar yapın. Eczacıbaşı örneğinden gidersek, özgeçmişimi güncellemem için bana bir ricada bulunabilirler. Baktılar güncellemiyorum, ikinci bir kez mail ile hatırlama yaparlar ve özgeçmişimi güncellememem durumunda beni üyelikten çıkaracaklarını belirtebilirtebilirler veya bana bir daha e-mail atmazlar. Karşınızdaki kişinin adı Ahmet iken ona sürekli Mehmet demek nasıl Ahmet'in canını sıkarsa, benim de canım benzer bir şekilde sıkılıyor...İş değiştirmeye niyetim yok o ayrı :)



Durum: Geçenlerde yeni evlenen bir arkadaşım ve eşi ile birlikte Asmalımescit'te, Sofyalı sokakta bulunan KafePi adlı mekana gittik. Kapıdaki görevli bizi dikkatli bir şekilde süzdükten sonra bir saniye dedi ve içeriye kapıdan baktı. Sonrasında da buyur etti. İçeri girdiğimiz zaman bir de ne görelim, içerde sadece üç dört kişi var. Biz de doğal olarak içeride çok kısa bir süre kaldıktan sonra dışarı çıktık. Kapıdaki görevliye biraz kızsak da durumu önemsemedik. Yarım saat sonra mekana tekrar geldiğimizde ise görevli, 40 kişilik bir grubun rezervasyon yaptırdığını 00:45'te mekana geleceklerini belirtti. Az önce mekandan çıktık ya kendince bunun intikamını alıyor. Olayı uzatmadan KafePi'nin önünden ayrıldık. Tabii benim için KafePi bitmişti.



Yorum: Özellikle sizi temsil eden ve göz önünde olan çalışanlarınızın hareketleri sizin markanızı, kurumunuzu bağlar. (İlgili bir yazı: Fethiye’de Bir Otel, Starbucks ve Oprah Winfrey ) Eğlence sektöründen örnek vermek gerekirse bence gece klübü ve bar girişinde çalışan birçok kişinin (gatekeeper) ego problemi var ve bunu müşterilerine yansıtıyor. Acaba işletmeciler bu durumdan ne kadar haberdar? Eğer bundan haberdar değilseniz, pazarlamayı tiye alıyorsunuz demektir. Bildiğiniz gibi pazarlama dünyasında, mezarlıklar müşteriyi tiye alan markalarla dolu.

Şimdi bu iki örnek üzerinden kendi iş yapış şekillerimizi düşünelim biraz.

Sağlıcakla kalın.

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Tutarlı Olmak

Geçen günlerde Mey İçki'de çalışan marka müdür yardımcısı arkadaşımdan rakı konusunda oldukça faydalı bilgiler edindim. Bu arada tahmin edebileceğiniz gibi sohbetimiz rakı sofrasındaydı.

Tekirdağ rakısının hikayesi ise beni oldukça etkiledi.

"1926 yılında kurulan TEKEL'in (o zamanki adıyla İnhisarlar İdaresi) ürettiği rakılardan bir tanesi de herkesin bildiği Yeni Rakı (1944'ten beri üretilmektedir). Yeni Rakı üretiminde, yaş ve kuru üzüm sumaları birlikte kullanılmaktadır. TEKEL döneminde farklı illerde kurulu fabrikalar kendi hammade tedariklerini kendileri gerçekleştirmektedir. Bu durum, aynı marka altında farklı tadlarda ürünlerin ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Bunun en dramatik örneği ise, 1970'li yıllarda kuru üzüm tedariğinde sıkıntı yaşayan Tekirdağ fabrika müdürünün Yeni Rakı'yı sadece yaş üzümden üretmesi ile yaşanır. Sadece yaş üzümden üretilen rakının kokusu daha az ve içimi daha rahat olmuştur. Tekirdağ fabrikasından çıkan bu ürünler o dönemde büyük ilgi görür ve Tekirdağ fabrikası bu ilgi karşısında rakısını yaş üzümden üretmeye devam eder..."



Arkadaşım bunları anlatırken aklıma bir anda çocukluk anılarım geldi... Babam da rakı alırken şişenin alt tarafındaki seri numarasına bakardı. Bu seri numarasından Tekirdağ'da üretilmiş rakıyı seçerdi. Ne yapsın adamcağız? Hepsinin üzerinde Yeni Rakı yazıyor.

En sonunda TEKEL, 2000 yılında, evet yanlış okumadınız 2000 yılında, 1970 yılından beri ürettiği rakıyı Tekirdağ markası ile piyasaya sürer. Artık fiili olarak (de facto) yaşayan efsanin varlığı hukuki olarak (de jure) da kabul edilmiştir.

Düşünebiliyor musunuz, yıllarca aynı markanın (!) altında insanlar farklı tatlarda ürünlerle karşılaşıyor... Marka olmak için tutarlı olmak şart ise, Yeni Rakı'nın o dönemlerde bir marka olmadığını rahatça söyleyebiliriz. İletişimdeki tutarlılıktan önce, sen daha üründe standartı sağlayamıyorsan çok da fazla konuşmaya gerek kalmıyor.

30 yıldır yaşadığım bu coğrafyada aldığım ürün ve hizmetleri bir anda standartlar ve tutarlılıklar skalasında değerlendirmeye başladım istemsiz olarak.

Dikilitaş'ta ara sıra gittiğim kafeteryada yediğim tostlarda bir standart var mı? Ya da sokak arasında yemeklerini lezzetli bulduğum köfteciye bir sonraki gidişimde aynı tadı alabiliyor muyum? Aynı bankanın farklı şubelerinde aynı güler yüzlü hizmeti bulabiliyor muyum? Burger King'in farklı şubelerinde "Steakhouse Burger" hep aynı lezzette mi? vs...



Emin olun, ne zaman ki ürününüzün/hizmetinizin ayrıştırıcı, beğenilen özelliklerinizde tutarlılığı yakalıyorsunuz (Pazarlama iletişimideki tutarlılığı bir başka yazıya bırakıyorum.) o zaman daha fazla konuşulmaya ve tavsiye edilmeye başlıyorsunuz.

Bu pazarlamanın daha ilk adımı...

Şimdi biraz yaptığımız işlerdeki (Konuyu kendi özel ve iş yaşamınız çerçevesinde de düşünebilirsiniz.) tutarlılık ve tutarsızlıkları düşünme zamanı. Emin olun harcadığınız zaman boşa gitmeyecek.