Biliyorum aradan biraz zaman geçti... Ben de yazı yazmak istiyorum ama bir türlü fırsat bulamadım. Kusura bakmayın.
Kaldığımız yerden devam edelim istersiniz...
Ağustos ayı sonunda şeker bayramını fırsat bilerek Rodos'a gittim. Eylül ayında ise eBay Avrupa İletişim Toplantısı için Londra'da bulundum. Londra'daki toplantılar 30 Eylül Cuma günü bitince hafta sonu üniversiteden bir arkadaşımda* kalarak toplamda 4 gün şehrin havasını soluma şansı yarattım kendime.Yani yaptığım gözlemlerin sayısı arttı :)
Fiyat:
Kesinlikle İstanbul'un oldukça pahalı bir kent olduğuna yönelik inancım arttı. Kimi aldığımız ürün ve hizmetlere değerinin üstünde çok ciddi paralar ödüyoruz. Örneğin Londra'da Mamma Mia adlı müzikale gittim bir arkadaşımla**. Ara olunca iki diet kola ve bir su almak istedim. İstanbul'da sinema aralarında ödediğimiz servetleri düşününce cebimden 20 £ çıkardım. Toplamda ise 5 £ ödedim. Şok oldum! TL'ye vurduğumuz zaman 14 TL. Cinebonus Kanyon'da ödeyeceğiniz tutar ise yaklaşık 20-25 TL arasında olacaktır.
Bu gözlemimi tek bir örneğe dayanarak belirtmiyorum. Londra'da toplamda ondan fazla bar ve gece kulübüne gitme fırsatım oldu. Votka portakala ödediğim para 8 £'u geçmedi. St. Katherine Docks gibi oldukça zengin bir bölgede yer alan The Dickens Inn adlı restoranda bir kadeh şarap ile lezzettli bir pizzaya toplam 13 £ ödedim. Dediğim gibi TL'ye vurduğunuzda bile Türkiye'de ödediğimiz tutardan daha düşük rakamlar çıkıyor karşımıza. Eğer maaşınız £ üzerinden ise Londra'da hayat gerçekten İstanbul'a göre daha ucuz. (Kira'yı dışarıda tutuyorum :))
Turist olarak sadece fiyat perspektifinden baktığınızda Londra'yı mı tercih edersiniz yoksa İstanbul'u mu?
İnsanlar:
Tabii bir kentin en önemli unsuru "insan". Oteldeki görevli, o kentte yaşayan sıradan halk, güvenlik güçleri, garsonlar, müze görevlileri, o kente gelen diğer turistler vs... O kentte sizi mutluluğunuz ise yaşadığınız deneyimlerin toplam değeri ile doğru orantılı. Bu mutluluğun en önemli unsuru ise her türlü pazarlama başarısında olduğu gibi "insana" oldukça bağımlı.
İstanbul'un sahip olduğu kültür zenginliğini maalesef koruyamadığını düşünüyorum. Biraz hasarlı/defolu bir ürün var karşımızda. Eğer 6-7 Eylül 1955'te yaşananlar gibi üzücü olaylar yaşanmamış olsaydı, daha farklı kültürden daha fazla insan bu coğrafya da yaşıyor olacaktı. Bu ise bizi her açıdan daha zengin ve empati yeteneği yüksek kılacaktı. Farklılar karşısında daha az şaşıracak ve farklılıklara daha saygılı olacaktık. Hepsinden önemlisi farklılıklardan beslenecektik.
Londra'da bu zenginliği açıkça gördüm ve bu zenginlik gerçekten insanı daha çok çekiyor.Rodos tabii Londra gibi kozmopolit bir yapıda değil ama orada da insanların birbirine saygısını çok net gözlemledim. Bu saygının içine Amerika'da da ciddi olarak gözlemlediğim anne ve babaların yaşı ne olursa olsun çocuklarına duyduğu saygıyı da ekliyorum. Örneğin; Amerika'da havaalanında, kendi tekerlekli valizini çekerek annesinin yanında ilerleyen 4 yaşındaki küçük kız yolu gereksiz yere kapatan iri cüsseli adam ile diyaloğa girerek adamdan çekilmesini rica etti. Ağlamadı, sızlamadı... Ve yolu kapatan adam gülümseyerek yolu açtı.
O açıdan Rodos'ta gittiğim farklı plajlarda Türk aile olup olmadığını ağlayan çocuk sesinden rahatlıkla ayırt edip ona göre güneşleneceğim yeri belirliyordum :)
Şimdi biraz düşünmemiz gerekiyor. Havasını soluduğumuz, ekmeğini yediğimiz, çocuklarımıza ve torunlarımıza bırakacağımız bu kenti nasıl görmek istiyoruz? Bu kentin her açıdan gelişmesi için ne yapabiliriz?
Eğer biz pazarlamacılar yapamazsa kimse yapamaz. Bundan eminim.
* Ayşan'cım her gelişimde bana salonunu açtığın için teşekkürler.
** Ezgi Hanım bilet için teşekkürler :)



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder